busan-treni

Yönetmen: Sang-ho Yeon
Senaryo: Sang-ho Yeon
Oyuncular: Yoo Gong, Dong-seok Ma
Yapım Yılı: 2016
Ülke: Güney Kore


Konusu: Sok-woo, Seoul’da borsacılık yapan bir beyaz yakalı. İşi tüm vaktini aldığı için kızına yeterince vakit ayıramamaktadır. Doğum gününde kızına yanlışlıkla ikinci kez aynı hediyeyi alan Sok-woo bu duruma çok üzülür. Kızının doğum günü hediyesi olarak kendisinden ricası, babasının boşanmış olduğu annesini görmek üzere Busan’a gitmektir. Sok-woo kızını kırmaz ve ertesi gün kızıyla birlikte Busan’a gitmeyi kabul eder.

Trenle Busan’a gitmek üzere yola çıktıkları gün şehirde bir zombi salgını patlak verir ve hızla yayılır. Ancak ne babayla kızın, ne de trendekilerin bu durumdan haberleri yoktur. Salgın trendeki yolculara da bulaşmıştır. Sok-woo kızını, kendisini ve trendeki diğer yolcuların yaşamlarını kurtarabilmek için amansız bir mücadeleye girişmek zorunda kalacaktır.

busan treni zombi filmi

Train to Busan / Busan Treni, son yıllarda izlediğim en iyi zombi filmlerinden biri arkadaşlar. Şiddetle tavsiye. Özellikle kalabalık ve çok hareketli zombi saldırısı sahneleriyle dikkat çekiyor. Bu sahneleriyle biraz World War Z filmini de andırıyor.

busan-treni-zombi sahnesi

Yönetmenin Seoul Station / Seul İstasyonu adlı, aynı konulu bir de animasyon filmi var. Filmi beğenenler ona da göz atmak isteyebilirler. İyi seyirler.

train-to-busan-2-busan treni

Korkufilmi.net Notu:

10

Busan Treni Fragman:

entrance

Yönetmen: Dallas Richard Hallam, Patrick Horvath
Senaryo: Dallas Richard Hallam, Patrick Horvath, Karen Gorham
Oyuncular: Suziey Block
Yapım Yılı: 2012
Ülke: ABD


Konu: Entrance filminin kahramanı, ev arkadaşı ve köpeğiyle birlikte Los Angeles kentinin banliyölerinde yaşayan bir garson kız. Sıradan bir yaşamı olan kızımız, tüm gününü birçoğumuz gibi sıkıcı ve monoton biçimde iş yerinde, hep aynı işleri yaparak geçirmektedir. Evine geç döndüğü akşam saatlerinde ise tek küçük keyfi köpeğini birkaç blok gezdirmekten ibarettir. Büyük bir kentte yaşamasına rağmen, yine birçoğumuz gibi sosyal hayatı neredeyse hiç yoktur, varmış gibi görünen de sahtedir.

Bir sabah uyandığında köpeğinin kaybolduğunu fark eder. Bir süre köpeği arasa da bulamayacaktır. Hayatının tek anlamı da kaybolup gitmiş gibidir ve her gün yaşadağı rutin artık onu zorlamaktadır. Kentten ve evden taşınmayı düşünse de buna fırsat bulamayacaktır. Çünkü her ne kadar yapayalnız hissetse de kızın peşinde onu uzaktan izleyen birisi vardır ve kentten gitmesine izin vermemekte kararlıdır.

Entrance ile ilgili IMDB yorumlarını okurken en ilgimi çeken, filmi Ti West filmlerine benzeten yorum oldu. Ti West filmlerinin kahramanları gibi, sıradan yaşamı olan sıradan bir karakterin, sıradan detaylarla dolu monoton yaşamı odakta. Tıpkı Ti West sinemasında olduğu gibi sıradanlık üzerinde son derece yavaş bir gerilim kurulumuyla ilerlenen brutal bir son. Ne var ki ortak noktalar bence sadece bu kadarla sınırlı. Bu filmin Ti West filmografisinin çizgisinden çok keskin biçimde ayrıldığı bir benzemezliği var. Ti West popüler biçimde tüketilebilecek bir öyküyü, günümüzde popüler olmayan unutulmuş bir tarzda, 70ler sinemasına yaraşan yavaş ve gerilimli bir akışta sunmayı tercih eden bir yönetmen. Entrance’da ise filmi popüler kılabilecek hiçbir unsur yok, filmin böyle bir iddası da yok. Entrance, popüler olmaya hiç bir biçimde özenmeyen, izleyicisine vermeyi hedeflediği tek bir fikir ve tek bir his üzerine kurulmuş minimal bir sanat filmi.

Entrance tarz olarak Ti West’den çok, Semih Kaplanoğlu‘na yakın. Kaplanoğlu bir gün bir korku filmi çekmeye niyet etse, bundan farklı bir film çekebileceğini sanmıyorum. Öyle ki, filmi izlerken en çok aklıma gelen referans da Kaplanoğlu’nun ilk filmi “Meleğin Düşüşü” idi. Kameranın sürekli, sonsuz gibi görünen tekrarlarla aktardığı monoton hayatlar, üzerine bir kadın olarak kentte, bütün bu yabancılığın orta yerinde yapayalnız yaşama çabası, ve filmin sonunda çizgileri aşmış bir karakterin o noktaya kadar kendisini boğmuş ve sınırlandırmış kente uzaktan bakışı; bu tamamen alakasız gibi görünen iki filmi birbirine algımda yakınlaştıran ortak noktalar.

Entrance’ı, sonundaki 15 dakikalık açıklamasız ve dolayısıyla anlamsız görünen şiddet sahneleri dışında, klasik anlamda bir korku filmi olarak sınıflandırımak zor. Eğer amacınız kolay tüketilir, eğlencelik bir korku filmi izlemek ise Entrance’dan uzak durmalısınız, çünkü aradığınız film bu değil. Son 15 dakikasına kadar bir günlük yaşam dramasından farksız gelişen film, son dakikalarında filme sürpriz biçimde giren bir seri katilin evdeki herkesi kesip biçmesiyle bambaşka bir boyuta geçiyor. İşte bu da filmi vermek istediği mesaja kavuşturan açılım:

Bütünüyle yalnız hissediyor olabilirsin. Bu kentin seni hiç umursamadığını zannedebilirsin. Yaşadığın herşey, tüm hedefler, tüm inançlar, tüm dostlar, tüm sevgiler, tüm yakınlıklar sana sahte gelebilir. Tüm umutların, monoton yaşamının içinde kaybolup gitmiş olabilir. Ama belki de birileri seni umursuyordur. Belki de o kadar unutulmuş ve yalnız değilsindir. Belki de birileri seni gerçekte olduğun kişi gibi görebiliyordur. Belki birisi seni hissediyordur. Belki de o biri, seni öldüren biridir.




Yönetmen: Harry Bromley Davenport
Senaryo: Harry Bromley Davenport , Michel Parry, Iain Cassie, Robert Smith
Oyuncular: Philip Sayer, Bernice Stegers, Simon Nash
Yapım Yılı: 1983
Ülke: İngiltere


Konu: Bazı mükemmel ötesi korku filmleri nasıl bu kadar az biliniyor, şaşırtıcı doğrusu. 1983 yapımı Xtro’yu örneğin kaç kişi izlemiştir veya biliyordur? Bugün artık 30 yaşında olan, bir dönem ünlü “video nasty” listesine de girmiş, bu kayıp kült filmden kısaca bahsedelim.

Küçük Tony’nin babası 3 yıl önce evlerini terk ederek Tony ve annesini bir başlarına bırakmıştır. Geçen 3 yılda da kendisinden haber alınamamıştır. Ama Tony’nin bu olay hakkındaki yorumu farklıdır. Tony babasının 3 yıl önce uzaylılar tarafından kaçırıldığını idda etmektedir.

Şehir dışındaki ormanlık bir araziye bir uzay gemisi iner ve bir yaratık bırakır. Yaratık birkaç kişiyi öldürdükten ve bir kadını ağzından dölledikten sonra erir. Hamile bırakılan kadının cesedinden Tony’nin babası doğacaktır. Tony’nin babası Sam, Tony’nin ve eski karısı Rachel’in peşlerine düşer. Ailesini bulduğunda şaşırtıcı ve Tony açısından sevinçli bir karşılaşma olur. Ne var ki Tony’nin babası çok değişmiştir. Sam çocuğun yılanının yumurtaları ile beslenmektedir ve bazı zihinsel güçlere sahiptir. Adam uğursuz güçlerini oğluna da aktarır ve ailenin etrafındaki konu komşu tuhaf biçimlerde ölürken, durum evin hanımı Rachel için giderek içinden çıkılmaz bir hal alır.

Xtro çok sıradışı, çok tuhaf bir film. Bilim kurgu-korku’dan, aile korkusuna, deformasyon korkusundan, şeytani çocuk temasına kadar birçok korku türü ve temasının harmanlandığı, son derece sürreal bir iş. Düşük bütçeli bir B film, bir video filmi olmasına rağmen, çekildiği yıla rağmen, plastik efektleriyle de oldukça başarılı ve yenilikçi. Yaratığın kadını ağzından döllediği sahneye kadar düz bir öykü çizgisinde akar gibi görünen ve E.T. ile Alien gibi birbirine zıt filmlerin bir ortalaması olacak gibi ilerleyen film, o noktadan sonra sürreal bir kozmik patlamaya, bir delilik sirkine dönüşüyor. Tony’nin babası Sam’in kadının rahmini parçalayarak kadının içinden çıkışı (Takashi Miike’nin Gozu filmindekine benzer bir doğum sahnesi bu) ile birlikte öykünün tüm tahmin edilebilirliği kayboluyor ve bu yeniden doğumdan sonra kendimizi bir bilinmezde buluyoruz. Bu gerçekten Tony’nin babası mı, öyleyse neden yılan yumurtası yiyor, Tony neden kan işiyor, evin içindeki bu puma ve bu palyaço nereden çıktılar?

Sanki normal bir bilim kurgu korku olması gerekirken bir anda kafası güzel bazı yazarların olaya dahil olması ile birlikte endişe verici bir absürdükler tiyatrosuna dönüşmüş gibi duruyor Xtro. Tıpkı Miike’in Gozu’sunda normal bir yakuza öyküsünün bilinen en garip öykülerden birine dönüşmesi gibi, bu filmde de normal görünen bir bilim kurgu öyküsü, gelmiş geçmiş en anormal, en akılda kalıcı korku filmlerinden birine dönüşüyor. Normal ve ayık bir kafadan böyle bir senaryo çıkması imkansız. 1983 yapımı Xtro şimdiye kadar çekilmiş en acaip, en garip filmlerden biri.

Bu filmin aynı yönetmen tarafından çekilmiş iki devam filmi de var ama onları izlemeye gerek yok. Bu filmin hatrına çalıştımsa da sıkıntıdan sonlarına kadar izlemeyi başaramadığım sıradan filmler.




Living Dead Girl

Yönetmen:Jean Rollin
Senaryo:Jacques Ralf, Jean Rollin
Oyuncular:Françoise Blanchard, Marina Pierro, Carina Barone, Mike Marshall
Yapım Yılı: 1982
Ülke: Fransa


Konu: Çok yakın iki arkadaş olan Catherine ve Helene kan kardeşi olurlar ve bir yemin ederler: Hangisi önce ölürse diğeri de arkadaşının ardından onu takip edecektir. Önce Catherine ölür. Henüz genç bir kadındır. Catherine aile şatolarının bodrumundaki lahite konulmuştur. Ancak 2 yıl sonra, toksik atıkları illegal biçimde buraya atmaya karar veren bir grup ahmak, varilleri illegal biçimde devirirler ve ortaya çıkan toksik gaz alaşımından faydalanan Catherine yaşayanların arasına dönmeye karar verir. Yalnız Catherine’in bir sorunu vardır: Doyurulmak bilmeyen kana susamışlığı. Ahmak adamları oracıkta tırnaklarıyla öldüren Catherine yavaş adımlarla aile şatosuna doğru seğirtir. Sevgili arkadaşının anıları ve özlemiyle öteden beri şatoyu satın almak isteyen eski dostu Helene ise durumdan habersiz, emlakçıyla görüşmek üzere şatoya gelir. Bir de ne görsün ki ölü dostu Catherine, emlakçının kanlı cesedinin başında oturur vaziyettedir.

Korku Filmleri Yorumu: Bana göre birçok açıdan Jean Rollin’in en iyi filmlerinden biri, belki de en iyisi. Belli bir türün içindeki filmler arasında da (bu tür zombi filmleri midir, vampir filmleri midir nedir?) kayda değer yere sahip olabilecek, o yere sahip olması gereken, bence önemli bir film.

Bugün B sineması, veya Avrupa İstismar sineması ile ilgili hangi kitabı açarsanız açın Jean Rollin ismini orada altın harflerle “Seks İstismarı” (Sexploitation) ve Erotik Korku Sineması başlıkları altında görebilirsiniz. Ancak adı bu başlıklar altında anılan, adı bu alt türlerle özdeşleşmiş bir yönetmenin elinden, her ne kadar pekçok kitap ve sitede “Erotik Korku” başlığı altında sınıflandırılsa da, bu denli içe dönük, bu kadar çarpıcı, özel, mahrem, kişilikli ve hassas film izlemiş olduğunu fark edebilmek, ancak algı yolları bütünüyle tıkanmamış, her nasılsa ezbercilikten uzak kalmayı başarabilmiş, halen-herşeye rağmen saflığın değerini bilen izleyicilere nasip olabilir. Burada bahsi geçen özellikteki izleyici işte şu sonucu veya akıl kamaşmasını hissedip ikirciklenebilmeli: “…lan acaba kötü film gerçekte kötü değil mi?…”

Ucuz erotik korku filmlerinin, Emmanuele 6 gibi saf erotik filmlerin yönetmeninden bahsediyoruz. Bu durumda nasıl bir içe dönüklük, nasıl bir mahremiyet, nasıl bir saflıktan bahsedebiliriz peki?

İşte bu noktada Jean Rollin’in anlatısının özgünlüğüne konuk olacaksınız. Bu an o özgünlüğü hissedeceğiniz an. Aralarında bu derece kanla ve tutkuyla bağlı bir ilişki, neredeyse bir varlık-yokluk aşkı olan Catherine ve Helene’in ilişkilerinin mekaniğini izleyiciye göstermeyecek çünkü. Bu ilişkinin, yönetmenin etiketinden dolayı hemen aklınıza gelebilecek “lezbiyenlik” gibi olasılıkları, ilk paragrafta sözünü ettiğim “saf bakışınızı” yitirdiyseniz, isterseniz bu filmi on kere izleyin peşinizi bırakmaz çünkü. Bırakın bu filmi, nereye bakarsanız bakın bırakmaz. Ancak üzgünüz, bu film bu anlamda sizi tatmin etmeyecek. Çünkü bu erotik filmlerin, softcore pornoların yönetmeninden, baş iki karakterin aralarındaki mahremiyette saklı olabilecek kadar güçlü, ve izleyiciye aktarıldığı boyutunun nedensizliği ölçüsünde duru bir dostluğun, ümitsiz anlatısıdır.

Ne kadar mı erotik? Hangi porno, hangi erotik sinema yönetmeni Helene’in elleriyle, çıplak Catherine’i yıkadığı, üzerindeki kanları temizlediği sahneyi 50 metre mesafeden çeker? Üstelik dışarıdan, dış gözle? Helene Catherine’i şatonun balkonunda yıkamaktadır; izleyiciyinin ancak yoldan geçen bir yabancının görebileceği kadarını görmesine izin vardır. Bir ev mahremiyeti, Catherine ve Helene arasındaki ilişinin sembolü bir evin mahremiyeti. Buna karşılık yine de bu yıkanma faslı dört duvar arasında değil, balkonda yapılmaktadır! Bütünüyle fikirsiz, tümüyle yabancı değilsiniz bu durumda. Biraz içindesiniz, ama ancak Rollin’in izin verdiği kadar. İşte bu kadar erotik. O erotizmi uzaktan hissedebilir, ancak bu ilişkinin özeline adım atamazsınız.

Filmin mahremiyete verdiği öneme dair bir başka işaret de önem sırasında Helene ve Catherine den sonra gelen iki diğer önemli karakterinin, Barbara ve Greg’in kimliklerinde saklı. Burada Barbara ve Greg ile izleyici arasında sembolik bir ilişki, özdeşleşme bulunuyor. Çünkü onlar turist! Barbara herşeye burnunu sokmayı seven, otun botun fotoğrafını çeken, aktif dinamik heyecanlı, Greg ise keyfine düşkün. Bodrumdaki ahmakları öldürdükten sonra beyaz elbisesi içinde şatoya doğru seğirten Catherine’in fotoğrafını çeken Barbara, daha sonra bu imajdan çok etkileniyor ve turistik yağmasına derinlik katmak üzere şatoya gidip oranın mahremiyetini tehdit etmeye karar veriyor. Ona göre burada elde edebileceği deneyimler ve görüntüler tüketmek için. Oysa bu evde yaşanan bir dram, bu şekilde dış boyutsuz gözlemlerle anlaşılamayacak bir anlam derinliği var. Derin bir öyküyle, bir erotik korku filmi bekleyen izleyici arasında olduğu gibi. Barbara ve Greg’in ölümleri izleyicinin ölümü anlamına geliyor.

Böylesine duygulu bir filmin, görsel açıdan bu kadar zorlayıcı ve sert olması da hatırı sayılır bir tezat doğuruyor. Jean Rollin filmleri içinde herhalde en kanlısı bu. Catherine’in kurbanlarını tırnaklarıyla parçalaması, onlardan parçalar koparması, bunu yaparken sanki kendinden bir parça koparıyormuşçasına acı içinde olması çok çarpıcı (Catherine’in vampir mi yoksa zombi mi olduğu belli değil, çünkü onları yemiyor – kanlarını içiyor) Catherine rolündeki Françoise Blanchard’ın performansı gerçekten mükemmel. Diğer yandan filmin en kilit rolünde, Helene’i canlandıran Marina Pierro’nun kimi zaman aksayan yavan performansı ise belki de filmin tek zayıf noktası.










Funny Games

Yönetmen:Michael Haneke
Senaryo:Michael Haneke
Oyuncular:Susanne Lothar, Ulrich Mühe, Arno Frisch, Frank Giering
Yapım Yılı: 1997
Ülke: Avusturya


Korku Filmleri Yorumu: Michael Hanekenin tüm filmlerinde eksenine aldığı Ann ve Georg karakterleri bana hep burjuvazinin Adem ve Havvalarına gönderme gibi gelir.Bu karakterler ya burjuvazi tarafından ruhen sakat bırakılmış çocukları olan, ya da kendi ruhsal sakatlıklarını fark etmeden varoluşlarını sürdüren kadın ve erkek kahramanlardır.Avrupanın yüzeyde düzgün derinde hasarlı işleyen, vaat edilen ve elde edilenlere odaklı sürdürülen konforlu hayatlarına cevapsız sorular sorar yönetmen. Söyleşilerinde de belirttiği gibi filmleri yanıtları değil sorularıdır. Beyazperdeye gerçeğin mahkemesini kurar, bu gerçekliği izleyenin katlanmakta güçlük çekeceği kadar uzun ve eşzamanlı sahneler kullanarak kurguya ortak ederek ve beklenmedik anlarda sert bir yüzleştirme yolu ile ifade eder. İsterik ağlama ve hıçkırık sahneleri, yüzleşme ve farkına varma anlarının dışa dönük vurumuna denktir.Bu onun filmlerinde, burjuvazinin adeta insani duygulardan arındırılmış insanı robotlaştırdığı, hissizleştirdiği, vicdani sorgulamaların vicdana getirilmediği, erdemin konforla garanti edildiği kandırmacasına dönüş, hatırlama ve dışa vurma eylemine benzer. İşte Hanekenin burjuvaziyi suçladığı filmlerinde suça ortak ettiği karakterler, bizzat biz koltuklarında rahatça oturan, cüzdanlarında yada bankalarında kredi kartları, sosyal sigorta garantileri, metrolarda yada kendi araçlarında yalnızlıklarını konforlarına borçlu olanlarız, tıpkı kurguladığı öykülenmelerdeki karakterlerin farkında olmadan elde ettiklerinden dolayı kaybettikleri gibi.

Duygusal buzlanma üçlemesinin en çarpıcı bölümü olan Yedinci Kıta filminde bastırılmış öfkenin, vaat ve elde edilen her şeyin hiçsizliğine duyulan isyanın fark ediş anı ölümcül sonuçlara sebep olur. Kurdun Gününde dünyanın son günü bir grup insan üzerinden anlatım bulur , yine boşluğun ve anlamsızlığın merkezine düşüş vardır. Diğer filmlerinde de görebileceğiniz gibi buzdağının görünen kısmı ile görünmeyen kısmındaki anlatımı yönetmenin boşlukları doldurmanız gereken eşleştirmelere ne kadar duyarlı olabileceğimizin sorgulanmasıdır.Bunu ister vicdanımızla, ister kendi gerçekliğimizle yapalım, yüzleşme kaçınılmazdır. İzleyİcisinin bir çoğu filmlerindeki uzun ve sabır isteyen eşzamanlı sahneleri katlanmaya değer olarak görür. Bu sahneler, bazen dakikalarca süren bir masa tenisi sahnesi, tekrar tekrar başa sarılan bir dublaj sahnesi, bir tabaktaki yemeğin kaşıklanması, derme çatma bir mezarın başında ağlama sahnesi, bir metro sahnesi gibi sizin o anda orada olduğunuz, tanıklık ettiğiniz, karakterlerle özdeşleşmek zorunda bırakıldığınız anlardır. Gelgitler, ani ve beklenmedik kısa şoklarla devam eder. Kurgunun ritmi, Hanekenin özgün sinemacılığı ile neye uğradığınızı bilemeyeceğiniz sonlarla hafızalarınızda derin izler bırakacak, içinizde yarım kalan yada hasara uğrayan bir şeyler olacaktır.

1997 yapımı Funny Games, yönetmenin kariyerindeki en sıra dışı filmlerinden biri. Gerçek bir şiddet filmi olmasına rağmen, bunu kurguya gömen, adeta klasik şiddet eleştirilerini ve izleyicinin görmek istediği modüler işleyişi reddedip, ona görmek yada algısal mantığı ile kabul etmek istediği , yada sinemada tekrarlanan ve şablonlara kavuşan şiddet dilini vermeden kendi anlatımına izleyeni taraf yapan ilginç bir film. Aslında film karakterleri ile değil izleyenle oynanan bir oyun. 2007 yapımından çok az bahsedeceğim,üzerinde fazla durmaya değmeyeceğini düşünüyorum .1997 yapımı film başta Susanne Lothar (Anna) olmak üzere tüm oyuncuları ile bir başyapıt. Hanekenin neden böyle bir işe kalkıştığını hala anlamış değilim fakat Naomi Watts gibi dev bir aktrist bile yeni çevrimi kurtaramamış diye düşünüyorum. Belki burjuvazi, Avrupaya daha çok yakışıyordur, belki aşinalığımız Haneke sularından çıktığında yabancılaşıyoruzdur.Kısaca Haneke, 1997 de öyle bir film yapmış ki, bu filmin gücünü 2007 tarihinde kendisi bile aşamamış.

Gelelim filmin konusuna, öncelikle açılış sahnesinde yarattığı kısa şokla gelinecek durum hakkında sert bir ipucu taşıyor. Üç bireyden oluşan aile ya da burjuvazinin en küçük birimi, Ann, Georg ve oğulları Georgie yazlık evlerine doğru arabaları ile seyir halindeler. Klasik müzik dinleyen aile, sıkıcı bir bu kimin eserimuhabbeti yapıyorlar.Bize sıkıcı gelen bu sahne, bunun farkında olmayan aile için sıradan ve keyifli oysa ki.Bir anda çalmaya başlayan sert metal müzik ( ki bunu bir tek biz duyabiliyoruz, onlar değil ) nereye varacağı hissettirilen şiddet seyri için akıllıca bir gönderme. Aileyi saracak olan bir tehdit var ve bunu hisseden sadece biziz. Henüz filmin ilk dakikalarında araçtaki koltuğa oturmuşuz bile.

Yazlıklarına vardıklarında, komşuları ile karşılaşıyorlar ve onların mutsuz ve tedirgin ifadelerinden bir an için şüpheye düşseler de, bunun üzerinde durmuyorlar. Ne de olsa kendi hayatlarında her şeyin yolunda olmasının rahatlığı var, ve aynı konforlu hayata sahip olan komşuları için daha azı olamaz, ne de olsa burjuvazinin vaatleri saat gibi tıkır tıkır işler. Peki ya bu işleyişi bozan durumlar olursa? İşte bunun garantisinin olmadığını Hanekenin en sert filminde yaşayacağımız anlar vasıtası ile görür ve kabul ettiriliriz. Aslında sıkıcı ve tekdüze olan hayatlarına pat diye dalan 2 genç, bırakın hareket getirmeyi facianın eşiğine getirip kedi-fare oyunu oynamaya başlamıştır bile. Facia, son derece kibar ve zarif bir konuşma diline sahip olan gencin kapıyı çalıp yumurta istemesi ile başlar.Film boyunca nezaketlerinden ve şiddet eğilimlerinden hiç taviz vermeyen iki genç, zincirleme devam eden ve biz bu sahneye nasıl geldik dedirtecek kadar mantığımızı zorlayan fakat aynı zamanda mümkünlük derecesi ile kabul ettirilen gidişat ile aileye ve izleyene cehennem azabı yaşatacaktır. Amaçlarının sadece oyun oynamak olduğunu iddea eden, sonuçta aileyi öldüreceğini de kibarca belirten gençler antipati yaratırken, nezaketleri ile şaşırtmaktadır. Üstelik filmin bir karesinde gençlerden birinin ekrana dönüp: peki siz hangi tarafı tutacaksınız repliği, bırakın filmi gerçekliğinden koparmak, tam tersi filme kelepçeler bizleri. Bu esaretten kurtulmak için fırsat dahi bulan iki karakter ( o noktada 2 kişi kalmışlardır ) öyle saçma ve stratejik hatalar yaparlar ki, biz izleyenler ekrana atlayıp karakterlere tokat atmak isteriz. Birkaç önceki sahne ise, tam nefes alacağız bir umut doğdu derken beklenmedik bir şekilde meşhur kumanda sahnesi ile tüm ümitlerimizi yıkıma uğratır. Bu sahne oyunu kimin kazanacağını anladığımız an ve bir sonraki az önce bahsettiğimiz an ise emin olduğumuz andır. Uygulanan fiziksel şiddeti görsel detayların gölgesine gizleyen yönetmen, ruhsal şiddetle ezer geçer hepimizi. Bunu yaparken televizyon unsurunu da çok ilginç şekilde kullanacaktır. Zaten film başlı başına gündelik hayatta başka işler için dikkate alınan objelerin özenlice kullanılması değil midir: televizyon, yumurtalar, tv kumandası, telefon, bir bıçak, golf sopası ve şu an aklıma gelmeyen diğer bazı metalar, amacı belli olmayan şiddet yayıcı gençlerin farkındalık sınırında olmayan maddeci burjuvazi ailesinin kabusuna ortak edilir.

Funny Gamesin şiddeti hangi amaçla benimsediği belirsiz olan 2 genci, şiddeti bulaşıcı hastalık taşırcasına kapı kapı yaymaktadır. Onlar belki üstün zekalı değildir bu oyunda peki ya aile, neden kendilerini kurtarmak için akıllıca adımlar atmamış ve hatalı stratejiler işlemiştir? Georgun gençlerden birine attığı tokatta yenilmeyeceğine dair aldığı özgüvenin sebebi nedir, oyunun başladığını fark etmemesi mi, yoksa konforlu hayatında sahip olduklarının kendi hayatı da dahil olmak üzere dış tehditle elinden zorla alınacağına dair fikri olmaması mı?

Hanekenin Kurdun Günü dışındaki hiçbir filminde az da olsa bir umut mesajı verdiğini hatırlamıyorum. Yalnız hatırladığım şu var ki, bu film bittiğinde dahi devam eden bir şeyler var.Umutsuzluk, kapı kapı dolaşan yıkım ve o iki genç her evin kanepesinden yüzünü bize dönüp soruyor hain bir ifade ile: Peki ya siz, hangi tarafdansınız? Bu sorunun cevabını biliyoruz, fakat ifade etmeye korkuyoruz, yeterince güvende miyiz oyun başlamadan önce? Michael Hanekenin sorularına cevap verirken dikkatli olun.

Melisa Aydın