deadgirl

Yönetmen: Marcel Sarmiento, Gadi Harel
Senaryo: Trent Haaga
Oyuncular: Shiloh Fernandez, Noah Segan, Candice Accola
Yapım Yılı: 2008
Ülke: ABD


Konu: Konu: Lisede öğrenci olan iki haylaz arkadaş haylazca bir gün geçirmek üzere kasabalarının yakınındaki terk edilmiş bir akıl hastahanesine girmeye karar verirler. Korku filmlerinde terk edilmiş akıl hastanelerine giren kahramanların başlarına neler geldiğini az çok hepimiz biliriz. Nitekim Rickie ve JT isimli bu kafadarlar da bir istisna olmayacaklardır.

Rickie ve JT vurma-kırma biçimli üst kat eğlencelerinden sıkılınca, fantazya seviyesini bir üst seviyeye taşımak için hastanenin bodrumuna inmeye karar verirler. Burada nereden geldiği belirsiz, Madonna klibinden süzme, sahipsiz kara kuru bir it tarafından kovalanan bacanaklar çareyi sımsıkı kapanmış ve önüne bin çeşit kapkacak yığılmış bir kapıyı zorlamakta bulurlar.

Kapıdan içeri süzülen yiğitler bir köşede ellerinden ve ayaklarından zincirlenmiş halde çıplak bir kadın bulurlar. Kadının ilk başta ölü olduğunu düşünen yeni yetmeler, çomakla dürtüklemek suretiyle kadının ölü olmadığına kanaat getirirler. Ancak enterasan bir şekilde kız hayatta da değildir! Rickie, oyunu polise haber vermekten yana kullanmaktadır. Rickie’ye oranla daha haylaz bir genç olduğu anlaşılan JT ise “hayır” der. “Onu seks kölemiz yapacaz!”.

Akabinde gelişen olaylar, erkek ergeni adı verilen kişilik biçiminin zeka ve erdem seviyesine bir saygı duruşu niteliğinde. Arkadaşların arası ölü kız nedeniyle giderek açılırken, zombi kızdan mı yoksa erkek ergenlerden mi daha çok korkmamız gerektiğini düşündüren rahatsızlık verici bazı aktiviteler peşi sıra yaşanacaktır.

2008 tarihli bu filmimiz, 2011’de yılın en iyisi seçtiğimiz The Woman’ın tematik açıdan bir ön eki niteliğinde. The Woman’ın aksine şablon tipi bir anlatıma daha fazla yaslanan bu film, herşeye rağmen izlemesi eğlenceli bir seçenek. Filmi ilginç biçimde, geçen yılın en iyisi The Woman ile bu yılın şimdiye dek bana göre en iyisi The Divide’ın kesişim kümelerine özenle yerleştiriyoruz.




prometheus

Yönetmen: Ridley Scott
Senaryo: Jon Spaihts, Damon Lindelof
Oyuncular: Noomi Rapace, Michael Fassbender, Charlize Theron, Guy Pearce
Yapım Yılı: 2012
Ülke: ABD


Konu: Bilimadamlarından oluşan bir ekip uzayda yol alarak çok uzaktaki LV-223 adlı gezegene gelirler. Arkeologlardan oluşan ekibin bu uzak ve yabancı dünyadaki amaçları insanlığın kökenini araştırmaktır. Dünyanın değişik yerlerinde bulunan mağara resimlerinde keşfettikleri ortak bazı figürler vardır, ve bu figürlerin LV-223’ün de içinde bulunduğu yıldız sistemini gösteren bir yıldız haritası olduğunu düşünmektedirler. Bilim adamları, insan ırkını genetik olarak inşa eden uzaylılar olduğunu, ve onları burada bulabileceklerini düşünür ve yaratıcılarını ararken, kendilerini insan ırkının sonu olabilecek bir senaryonun içinde bulurlar.

1978 yılında çektiği Alien ile hem korku hem de bilim kurgu sinemaları için müthiş bir efsane yaratan yönetmen Ridley Scott, 2012’deki Prometheus ile tam 34 yıl sonra Alien öyküsüne geri dönüyor. İlk Alien filminin bir prequel’i olarak tanımlayabileceğimiz Prometheus, 2089 yılında geçiyor ve Alien filminin öncesindeki bir öyküyü anlatıyor. Bu durumda usta yönetmen Ridley Scott’un, tıpkı George Lucas’ın Star Wars efsanesine yıllar sonra geri dönmesi gibi efsaneye geri döndüğünü söyleyebiliriz. Ancak Lucas gibi başarılı olduğunu söyleyemeyiz.

Prometheus izleyicisine çok az şey veren, ama taşıdığı misyon nedeniyle diğer yandan çok önem yüklenmiş olan bir film. Bu gibi durumlarda genelde olduğu gibi, filmden hayal kırıklığıyla çıkıyorsunuz. Hayal kırıklığı yaşamamak için tek yol belki ölesiye bir Alien hayranı olmanız olabilir, gerçi bunun da yeterli olacağından şüpheliyim. Çünkü filmdeki Alien referansları oldukça yüzeysel; 1978 Alien’ındaki alien gazabına uğramış yabancı “Space Jockey” ırkının hangi ırk olduğu (Mühendisler), filmin sonundaki bir saniyelik Alien görüntüsü, ve göğsümüzü yarıp çıkmak isteyen içimizdeki Alien aşkı gibi referanslardan ibaret.

Bunun dışında karmakarışık bir senaryo, çözümsüz ve mantık dışı bir olay örgüsü, bir karakter dışında inandırıcı ve anlaşılabilir olmayan karakterler, filmden zevk veya herhangibir mesaj almanızı ciddi biçimde engelleyecek kadar yoğun bir mesaideler. Şöyle söyleyebiliriz ki, filmdeki tek anlaşılabilir ve mantıklı karakter bir android ve aslında onun da tam olarak ne yapmaya çalıştığı belli değil. Hadi onun ne yapmaya çalıştığını, onun android bizim ise insan olmamız dolayısı ile aramızdaki doğal kuşak farklılığına bağlayabiliriz. Peki ya diğerleri ne olacak? İnsanlığın kökenini – yaratıcısını (bir yerde = Tanrıyı) bulmak üzere uzayda 4 yıllık bir yolculuk yapan, tamamı bilim insanı olan bu kişilerin az da olsa bilinç ve mantık çerçevesinde hareket etmeleri beklenmez mi?

Filmin mottosu, film içinde birkaç kez tekrar edilen şu sözde gizli: “Çünkü ben öyle inanmayı seçtim”. Bunu söyleyen filmin baş kahramanı Dr. Shaw (Noomi Rapace). Dr. Shaw bir yandan insanlığı yarattığına inandığı “Tanrı ırkı” ararken diğer yandan inançlı bir Hırisitiyan olabilen ve boynunda haç taşıyan bir arkadaş. Filmdeki diğer karakterler de film boyunca yaptıkları aksiyonlar ve verdikleri kötü kararlar ile bu mantık dışılığın tüm özelliklerini dışa vuruyorlar:

– Uzayda neden olduğunu bilmeden 4 yıl seyahat ettim, çünkü amaçsız seyahate inanmayı seçtim
– Taştan topraktan bile korkarken, yerde sürünen düşman görünüşlü beyaz yılanı bağrıma bastım, çünkü onun sevimli olduğuna inanmayı seçtim
– Üzerimize uzunlamasına uzay gemisi düşerken, yana değil, geminin düştüğü doğrultuya koştum, çünkü böyle yaparsam kurtulacağıma inanmayı seçtim
– Gemimi ben içindeyken canım pahasına çarpıp parçalamaya karar verdim, çünkü bunun yapılabilecek en mantıklı şey olduğuna inanmayı seçtim
…… daha böyle akar gider……

Herhalde yönetmen Ridley Scott da izleyicilerin Prometheus’un sağlam bir film olduğuna inanmayı seçeceklerini düşünmüş olsa gerek, çünkü belli ki o öyle yapmış. Yine de şahsen Prometheus’un izlemek için eğlenceli bir film tercihi olduğunu düşünüyorum. Ben izlerken yukarıdaki çılgınlıkları bol bol görme şansı bulduğum için oldukça eğlendim. Daha başka ne çılgınlıklar olduğunu görmek için Simge’nin bloguna şuradan göz atabilirsiniz. Dikkat Spoiler içerebilir.




öbür dünyadan

Yönetmen: Nick Murphy
Senaryo: Nick Murphy, Stephen Volk
Oyuncular: Rebecca Hall, Dominic West, Imelda Staunton
Yapım Yılı: 2011
Ülke: İngiltere


Konu: 1921’de İngiltere’de geçen film, birçok insanın yakınlarını kaybettiği 1.Dünya Savaşı’nın ardından gelen zorlu bir dönemi zaman olarak kullanıyor. İnsanlar kaybettikleri kişileri görebilmek için büyücüler ve falcılardan medet ummaktadırlar. İyi eğitim almış, bilim dışında hiçbirşeye inanmayan bir kadın olan Florence Cathcart, insanların bu zaafından faydalanmaya çalışan şarlatanların foyasını meydana çıkaran bir araştırmacıdır. Florence da sevdiği kişileri ve ailesini yitirmiştir, bununla birlikte hayaletlere hiçbir zaman inanmaz.

Florence’ın kapısını birgün Robert Mallory adında bir öğretmen çalar. Mallory şehir dışında, yetim ve ailesi uzakta olan çocukların okuduğu bir yatılı okulda öğretmendir ve Florence’ın kitabını okumuştur. Mallory okulda bir öğrencinin hayaletinin gezindiğini idda etmektedir, hatta bu hayalet bir öğrencinin ölümüne de neden olmuştur. Florence adama inanmaz ancak yine de ona yardım etmeye karar verir. Okula vardığında orada karşılaşacağı şeyler Florence’ın hayaletlerle ilgili inandığı herşeyi sorgulamasına neden olacaktır.

Vizyondaki Siyahlı Kadın (Woman in Black) ardından yine hayalet temalı, gotik bir İngiliz filmi. Bu defa filmin yapımcısı BBC. Awekening (Öbür Dünyadan) tıpkı Siyahlı Kadın gibi, çok iyi bir set kurgusunda ve atmosferde çekilmiş bir film. Yaklaşık 1 Saat 40 Dakika süreye sahip olan film, bu sürede beklenmeyecek kadar çok olayı anlatıyor.

Bu gizem dolu yoğunluk filmin akıcı bir biçimde izlenmesini sağlamakla ve filmi ilgi çekici yapmakla birlikte, birçok duygunun da film boyunca olgunlaşmadan yarım kalması ile sonuçlanıyor. Film korkutucu olabilmesini sağlayacak pekçok detaya sahip olmasına rağmen, olağanüstü çeşitlilik gösteren anlatısının sonunda bağlandığı noktada daha çok “duygusal” olabiliyor.

Bu anlatım biçimi ve an ve an beliren yeni gizemler filmi izlerken bana bu filmin aslında sürükleyici bir TV dizisi olması amacıyla yazıldığını ve çekildiğini düşündürdü. Filmi izledikten sonra araştırdığımda yönetmen Nick Murphy’nin dizi yönetmenliği tecrübesine sahip olduğunu gördüm. Belki de gerçekten TV dizisi olmalıydı, TV dizisi olarak çekilmiş olsaydı Rose Red Konağı ekolünde bir yapım olacaktı.




Yönetmen: Troy Nixey
Senaryo: Guillermo del Toro, Matthew Robbins, Nigel McKeand
Oyuncular: Bailee Madison, Katie Holmes, Guy Pearce
Yapım Yılı: 2010
Ülke: ABD, Avustralya, Meksika


Konu: Anne ve babası boşanmış olan küçük bir kız, tatilini geçirmek üzere babasının yeni aldığı eve gelir. Karanlık geçmişe sahip olan gotik tarzdaki ev tadilat halindedir. Babasının yeni kız arkadaşından hoşlanmayan küçük kız kendini evi keşfetmeye verir. Küçük kız evin bodrumunda, kendisiyle konuşan yaratıkların seslerini duyar. Yaratıklar küçük kızın onlardan biri olduğunu fısıldamaktadırlar. Yaratıkların ilk başta iyi olduklarını düşünen kızın fikri sonrasında değişecektir.

Guilermo del Toro’nun yapımcılığında çekilmiş olan Karanlıktan Korkma, 1970’lerin önemli bir korku dizisinin yeniden yapımı. Guilermo del Toro’nun el attığı işlerden en zayıfı olarak nitelendirebileceğimiz bu filmin siz değerli korkufilmi.net okurlarını pek fazla korkutmayacağını, ancak biraz eğlendireceğini düşünüyoruz.




Yönetmen:Matthijs van Heijningen Jr.
Senaryo:Eric Heisserer, John W. Campbell Jr.
Oyuncular:Mary Elizabeth Winstead, Joel Edgerton, Ulrich Thomsen
Yapım Yılı: 2011
Ülke: ABD, Kanada


Konu: Antartika’daki bir bilimsel araştırma istasyonu yakınlarında çok önemli bir keşif yapılır. Buzların altında 100bin yıl önce dünyaya inmiş bir uzaygemisi bulunmuştur. Gemideki uzaylı organizmalardan biri de buz içerisinde donmuş olarak ele geçirilmiştir. Amerikalı paleantolog Kate Lloyd’un da aralarında bulunduğu bir bilim grubu yaratığı analiz etmek üzere istasyona gelirler. Aslında organizma halen hayattadır ve kendisini hapseden buzdan kurtulmayı başarır. Dokunduğu herşeyi yokeden ve dokunduğu her canlının şeklini alabilen tehlikeli ve zeki bu organizma bir virüs gibi tüm dünyaya yayılmak istemektedir. İstasyondakiler bir yandan içlerinden hangilerinin insan, hangilerinin yaratık olduğunu anlamaya çalışırken hayatta kalmak ve yaratığın dünyaya yayılmasını engellemek zorundadırlar.

Kendisi de aslında bir tekrar çekim olan 1982 yapımı John Carpenter klasiği The Thing’in prequeli. Bu film, 1982 yapımı filmin başladığı yerde bitiyor ve o filmin başında bulunan Norveç üssünde aslında neler yaşanmış olduğunu anlatıyor. Temel konusu ile 1951 yapımı orijinal The Thing’e ve öyküye yakın duran film, klostrofobik atmosferi ve tekinsizliği ile de 82 yapımı Carpenter filmine selam duruyor.