chained

Yönetmen: Jennifer Chambers Lynch
Senaryo: Jennifer Chambers Lynch, Damian O’Donnell
Oyuncular: Vincent D’Onofrio, Eamon Farren
Yapım Yılı: 2012
Ülke: ABD


Konu: Taksi şöförü Bob (Vincent D’Onofrio) işinden arta kalan zamanlarda seri katillik hobisiyle ilgilenmektedir. Arabasına yalnız binen bayanları kaçırarak en yakın yerleşimden millerce ötedeki evine getirir ve burada kadınlarla birlikte olduktan sonra onları öldürür. Bir gün Bob’un arabasına 9 yaşındaki küçük oğluyla birlikte bir anne biner ve Bob onları da kaçırır. Çocuğun annesini öldürdükten sonra çocuğu zincirlemeye karar verir. Katil Bob, çocuğa yemek yapma, evi temizleme, cesetleri ortadan kaldırmakta kendisine yardım etme gibi bir takım görevler verir. Çocuk Bob’un verdiği görevleri yapmazsa en iyi ihtimalle dayak yiyecek, kötü ihtimalle de öldürülecektir. Çocuk Bob’un verdiği görevleri yapar, hem de yıllarca. Aradan yıllar geçmiş ve küçük çocuk artık genç bir erkek olmuştur. Şimdi artık Bob’un çocukla ilgili başka planları vardır. Yıllarca beraber yaşamış bu zoraki ikilinin arasında sapıkça bir baba oğul ilişkisi gelişmiştir. Bob çocuktan kendisi gibi bir seri katil olmasını istemektedir. Çocuk ya Bob gibi kadınları öldüren bir katil olacak, ya da bir şekilde bu evden kaçacaktır.

chained-2012

“David Lynch’in kızı” titriyle 1993’de yönetmenliğe adım atan Jennifer Lynch’in başı, ilk filmi Boxing Helena ile epey derde girmişti. David Lynch gibi efsane bir yönetmenin kızı olmak her yaptığınızın eleştirmenler ve izleyiciler tarafından lime lime edileceği anlamına gelir. “David Lynch’in kızı olmasa hiç bir halt yapamazdı”, “onda babasının ışığı yok”, “babasını kopyalamaya çalışıyor ama olmamış” gibi eleştiriler her köşe başında beklemektedir. Jennifer Lynch de malesef bu eleştirilerin üstesinden gelemedi. Boxing Helena’nın kağıt üzerinde çok iddalı, rahatsız edici ve sert bir konusu olmasına rağmen, filmin “herşey meğer bir rüyaymış” biçimindeki bitişi, hem David’in kızından babasınınkilere benzer rahatsızlıkta bir film bekleyen Lynch sevenleri hem de kızın açığını kollayan eleştirmenleri kendine çeken bir kara delik gibiydi. Babası ilk hatasını Dune’u çekerek yaptığında geçmişinde başarılı bir filmografi vardı, ama ilk filminiz bir “başarıszlık” olarak addedilmişse işiniz çok daha zordur sanırım.

Boxing Helena’dan sonra tam 15 yıl boyunca hiç film çekmeyen Jennifer, 2008’de Surveilance ile yeniden yönetmen koltuğundaydı. Surveilance’da babası David Lynch de kendisine yapımcı sıfatıyla destek vermişti ve ortaya gerçekten “Lynch” markasına yaraşır tuhaflık ve rahatsız edicilik kapasitesine sahip bir iş çıkmıştı. Babasının yardımıyla Surveilance ile geçer notu kapan Jennifer sonrasında seri halde film çekmeye başladı. Ancak Boxing Helena’dan sonra çektiği hiç bir film, Surveilance da dahil, ya hiç vizyona girmedi ya da çok sınırlı biçimde girdi. Filmleri genelde DVD piyasasında kaldı.

Jennifer Lynch’in en son işi olan 2012 yapımı Chained de, festivaller ve DVD harici piyasaya çıkmamış, gösterime girmemiş bir film. Ama iyi bir film mi? Evet öyle. Yine Lynch markasına yaraşır kışkırtıcılıkta, ama bu defa Lynch tarzından bağımsız bir film. Hatta denilebilir ki Boxing Helena’ya daha yakın bir film. Boxing Helena’da sevdiği kadını kol ve bacaklarını keserek tutsak alan sevgilinin yerinde bu defa, farklı bir okumayla “çocuğunu” tutsak alan bir “babanın” öyküsü. Chained’in özellikle alt metni, bu şekilde bakıldığında filmi Jennifer Lynch’in filmografisi açısından önemli bir dönemeç haline getiriyor. Bu şekilde baktığımızda, rüştünü ispatlamış ve artık büyümüş bir Jennifer’ın “babasının baskıcı gölgesinden” kurtulduğu, kurtulmaya çalıştığı bir film olarak okuyabiliriz Chained’i.




dr giggles

Yönetmen: Manny Coto
Senaryo: Manny Coto, Graeme Whifler
Oyuncular: Larry Drake, Holly Marie Combs, Cliff De Young
Yapım Yılı: 1992
Ülke: ABD, Japonya


Konu: Olağanüstü ve şen şakrak çeviri yeteneğimle Türkçe adını Dr. Kikirdek olarak belirlediğim bu film 90ların ilk yarısından süzülüp gelen, unutulmuş bir çıtır. Hani şöyle bir tencere dolusu patlamış mısır eşliğinde, bir gülüp bir gerilerek izlenen türden, eğlencelik filmlerden.

Kafayı yiyerek hastalarının hepsini öldüren bir doktorun kendi gibi kafayı yiyik oğlu kapatıldığı akıl hastanesinden kaçar. Babasının aksine herhangibir tıp diplomasına da sahip olmayan girişimci ruhlu alaylı doktorumuz, babasının çalışmalarına kaldığı yerden devam etmek ve kasaba halkını “iyi etmek” üzere evine döner. Babadan kalma yöntemlerle kasaba halkını tedavi etmeye çalışan Dr. Evan Rendell (Dr. Kikirdek) bu süreçte pek çok deneysel tıp yöntemini tatbik etme fırsatı bulacaktır. Ne var ki kasabalılar Dr. Kikirdek’in uygulayacağı tedavilere olumlu yanıt veremeyecek ve sinek gibi öleceklerdir. Belki de ölmelerinin nedeni hiçbirinin gerçekte hasta olmamasıdır. Her neyse, doktorumuz kasabanın gençlerinden Jennifer’ın “gerçekten” hasta olduğunu ve amansız bir kalp hastalığının pençesinde kıvrandığını öğrendiğinde “işte!” der, “yeteneklerimi layığıyla üzerinde uygulayabileceğim bir genç!”. Duvarlara sprey boyayla “bel fıtığı tedavi edilir” yazan adam, ailemizin kırık çıkıkçısı, efsane üfürükçü Dr. Kikirdek, “adım Kikir, yapabileceğim budur” demeden kalp nakli için çalışmalarına hız verir. Tabi ki bir de uygun bağışçı bulmalıdır. (Ya da ne fark eder ya, hepsi kalp değil mi sonuçta, tak çıkar)

Çok önemli bir noktayı atladığımı hissettim: Dr. Kikirdek adı, işini severek yapan doktorumuzun tedavi esnasında keyiften midir nedir bilinmez, kikir kikir gülmesinden gelmektedir.

DrGiggles

Larry Drake Dr. Kikirdek rolünde sergilediği olağanüstü performansına rağmen 1992 Oscar ödülünü nasıl alamamış hayret doğrusu. Dr. Kikirdek karakteri, aslında belki de korku sinemasının “çılgın doktorları ve bilim adamları” kategorisinde zirveyi zorlayabilir. Yine 90ların akılda kalıcı işlerinden, ama iğrençliği nedeniyle seyretmesi bu kadar eğlenceli olmayan Dentist (Dişçi) serisinin deli dişçisini akla getiren, devam filmleri çekilmiş olsa ezbere bilinen o kült kötü adamlardan birine dönüşebilecek Dr. Kikirdek’e bir görünmenizde yarar var derim. 2012’nin iyilerinden Excision filmindeki doktor olmayı kafasına takmış genç Pauline, sanırım açık kalp ameliyatı hakkında tüm bildiklerini Dr. Kikirdek’den öğrenmiş.

Filmi eğlenceli kılan ve Dr. Kikirdek’e olan sempatimizi besleyen en önemli şeylerden biri de Dr. Kikirdek’in monologları. Doktorluk hakkında ne kadar klişe söz varsa hepsini, en uygun yer ve zamanda söylemeyi başarıyor. “Güneş girmeyen eve doktor girer”, “Açılın ben doktorum” gibi. Harika doğrusu!

Son bir not da filmin yönetmeni Manny Coto hakkında. Coto’yu insanlık Dexter dizisinin yapımcısı olarak tanıyor.




The Incident

Yönetmen: Alexandre Courtès
Senaryo: S. Craig Zahler, Jérôme Fansten
Oyuncular: Rupert Evans, Anna Skellern, Dave Legeno
Yapım Yılı: 2011
Ülke: ABD, Fransa, Belçika


Konu: Asylum Blackout, ya da Türkçesiyle Akıl Hastanesinde Elektrik Kesintisi, ya da Incident, ya da Türkçesiyle Olay, ya da Türkçe resmi ismyle Cinnet Gecesi, adı konulurken kararsız kalınmış filmlerimizden bir tanesi. Her ne kadar 3 isim de filmi tanımlamak için doğru görünse de içlerinden en tırt olanı her zaman olduğu gibi “filmlere isim koymaktan sorumlu Türk uzmanların” (FİKSTU) koyduğu “Cinnet Gecesi“. (Herhalde 100 tane Cinnet Gecesi Türkçe adı konmuş korku filmi vardır, filmlere FİKSTU isimleriyle hitap eden kişilerin bir filmden bahsederken aralarında nasıl anlaştıklarını doğrusu çok merak ediyorum. Herhalde bol bol zamir kullanılan uzun sohbetler oluyordur) Evet şimdi bu üç ismi birleştirdiğimiz zaman filmin konusu ortaya çıkıyor: Filmimiz, AKIL HASTANESİNDE BİR GECE ELEKTRİK KESİNTİSİ olunca yaşanan OLAYI anlatmaktadır. Bakın “Cinnet” kelimesi arttı mesela, demek ki o parça fazlaymış.

Filmin kahramanları doğal olarak deliler ve hastane görevlilerinden oluşmakta. Burası Bakırköy gibi bir tatil köyü de değil. Yüksek güvenlikli, adamın iki kaşının arasına tak diye çiviyi çakacak nitelikte delilerin tutulduğu bir akıl hastanesi. Dolayısıyla elektrik kesilince işler biraz kontrolden çıkıyor. Çünkü (bilmeyenler için söylüyorum) elektrik yüksek güvenliğin en önemli özelliklerinden biridir.

Talihsiz kahramanımız George (Rupert Evans), George ve Dadaşları isimli bir rock grubunda gitar çalmaktadır. İdealist müzik türünde fazla para olmadığı için de o ve dadaşları mayış karşılığında söz konusu akıl hastanesinde aşçılık yapmaktadırlar. Talihsiz grup üyeleri çalışmak için yanlış mesleği seçmekle kalmayıp fazla mesai yapmak için de yanlış geceyi seçerler. Deliler yavaşça kontrolden çıkar ve kendilerine ayrılan alanın dışına taşarlarken George ve dadaşları postu kurtarmaya çalışırlar.

Asylum Blackout, son yıllarda birçok örneğini gördüğümüz Old School (“Eski model” diyelim) korku filmlerinden. 80lerin ilk ve 70lerin ikinci yarısındaki gerilim filmlerinin tarzında, mikro bir konu üzerinde makro bir gerilimi gerçekçi ve ham bir biçimle inşa etmeye çalışan bir film. Filmi izlerken, 1977 New York elektrik kesintisini işleyen “Blackout” filmi aklıma ilk gelen referanslardan oldu. Öyküsel olarak hiç ihtiyaç olmadığı halde filmin geçtiği geceye yıl olarak geçmişin, 1989’un seçilmiş olması da bu tarzın bilinçli olarak seçilmiş olabileceğini düşündürdü.

Günümüzün dinamik ve rükuş filmlerine gönül vermiş genç korku sineması seyircisi için bu film çok birşey ifade etmeyecektir. Ama gerilimsiz korku filmi olmaz diyen biz eski tayfa için işte yine güzel bir old school işi. Örneğin bu film, “hani çocukken star tv’de bir film izlemiştim, deliler karanlıkta herkese saldırıyorlardı, biri kendi parmağını yiyordu, sonunda da adam kapıyı bir açıyordu, ordan gözleri ampül gibi parlayan manyaklar buna bakıyorlardı” gibi anlamsız ifadeler kullanarak forumlarda, hangi film sitelerinde vs yıllar sonra yana yakıla aradığınız film. Ama bir Saw, bir Alex değil. Onların adını ezbere bilir ve 10 yıl sonra aramazsınız zaten.




Yönetmen: Richard Bates Jr
Senaryo: Richard Bates Jr
Oyuncular: AnnaLynne McCord, Traci Lords, Ariel Winter, Roger Bart
Yapım Yılı: 2012
Ülke: ABD


Konu: Pauline, lise son sınıfa giden, serbest kıyafet ve serbest düşünce sahibi 18 yaşında bir genç kızımızdır. Başında kavak, yüzünde sivilce yelleri esen Pauline, bir takım aşırı serbest düşüncülerin etkisi altındadır. Büyüyünce büyük bir cerrah olmayı hayal eden Pauline’in diğer hayali ise ölülerle yakınlaşmak, hatta mümkünse cinsi münasebet kurmaktır. Sık sık kopuk organlarla yatıp kalktığını, başsız cesetleri öpüp okşadığını, kanlı yataklarda yuvarlandığını hayal ederek hallenir. Kısaca “tuhaf” olarak nitelenebilecek Pauline, okulda diğerlerinin uzak durduğu, görünce yollarını değiştirdikleri asosyal bir kişiliktir. Onun da zaten canlılarla bir alışverişi yoktur. Çünkü Pauline ölü sever.

Pauline’in ev yaşantısı okul yaşantısından daha sosyal değildir. Sinir bozucu ve baskıcı bir anne figürü ile çekinik ve ilgisiz bir baba figürü arasında, çözümsüz ve ağır bir hastalığın pençesindeki kız kardeşi Grace ile birlikte sıkışmışlardır. Aile fertleri ile de iletişim kuramayan Pauline giderek içine kapanmakta ve kanlı hayallerine giderek daha çok dalmaktadır.

Liseden mezuniyet zamanı yaklaştıkça, Pauline için başka bir sorun ortaya çıkmaya başlar. YGS’de tıp yazmayı planlayan Pauline’in liseyi bitirebileceği bile şüphelidir. Yaptığı sinir bozucu bir takım haşarılıklar üzerine mezuniyete çeyrek kala liseden uzaklaştırılan Pauline için bu olay çarpıcı olur. O zamana kadar etine – buduna – notuna bakmadan tıp okuyacağına yüzde yüz inanan Pauline artık alternatif seçenekleri de düşünmektedir. Belki de artık ölülerle özgürce muhabbet kurabilmek için “7 sene tıp okumaktan” başka, daha kestirme bir yol gereklidir.

Yönetmen Richard Bates Jr’ın ilk uzun metraj filmi “Excision” bir parça “Kevin Hakkında Konuşmalıyız” ı (We Need to Talk About Kevin – 2011) andıran, problemli ergenin ürkünç öyküsü. Yönetmen öyküyü ilkin bir kısa film olarak çektiği 2008’de, tüm fantastik-korku festivallerinde bu daldaki ödülleri toparlamış. Bu uzun metrajda da başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Bir ilk film olarak düşünüldüğünde, Excision oyunculukların kalitesi ile dikkat çekiyor. Özellikle de Pauline rolündeki AnnaLynne McCord ve baskıcı anne rolündeki, 80lerin porno starı Traci Lords’un performansları akla kazınacak nitelikte.

Pauline’in kanlı ve şık rüya sahneleri, filmin genel çirkin çiğliği içinde çok dikkat çeken birer referans noktası olarak kullanılmışlar. Bu sahneler olabildiğine klipvari biçimlerde görkemli ve fantastik iken, bu sahneleri kuşatan Pauline’in gerçek yaşamına dair sahneler o kadar sönükler. Ancak her iki biçimin görselliğinin aynı derecede mide bulandırıcı olduğunu söyleyebiliriz. Rüya sekansları izleyiciyi her seferinde daha yüksek bir bulantı seviyesine hazır hale getiriyorlar. Gerçek yaşantının sıradanlığına ait sahneler ise tekinsiz bir kahramanın bakışından aktıkları için, hiçbirşey olmasa bile, izleyici en rahatsız edici olanı bekliyor oluyor. Dolayısıyla bulantı da film boyunca baki.

Excision 2012’nin iyilerinden, bir iyi ilk film. Carrie veya Ginger Snaps gibi, büyümek, cinsellik, gelecek, ve din düşüncelerinin baskısı altında genç ergen bir kadın olmanın korkusunu işleyen Excision’da kült yönetmen John Waters da (Pembe Filamingolar) psikolog-rahip konseptinde arz-ı endam ediyor.




la cara occulta

Yönetmen: Andrés Baiz
Senaryo: Hatem Khraiche, Andrés Baiz
Oyuncular: Martina García, Quim Gutiérrez, Clara Lago
Yapım Yılı: 2011
Ülke: İspanya, Kolombiya


Konu: Konu: İspanyol orkestra şefi Adrian, aldığı bir teklif üzerine Kolombiya’ya taşınmaya karar verir. Adrian’ın yavuklusu Fabiana da eş durumundan onla birlikte Kolombiya’ya gelir. İki yaren orman ortasında devasa bir köşk kiralarlar. Adrian gün boyu şehirde orkestra yönetme ödevlerini yerine getirirken Fabian evde tek başına pineklemektedir.

Yapacak işi olmayan, çevresine yabancılaşmış her kadın gibi Fabiana da Adrian’a sarar. İşte, orkestrada güzel kızlar var mı, yok sen beni aldatıyor musun, yok sen beni güzel bulmuyor musun, yok efendim popom büyümüş mü gibisinden eğlenceli sohbetleri ile Adrian’ın hayatına neşe katmaktadır. Aralarında yaşanan yine çok eğlenceli bir diyalog akabinde orkestra yönetme bahanesiyle evden uzaklaşan Adrian dönüşte Fabiana’yı evde bulamaz. Kızın eşyaları ortalıklarda yoktur ve Adrian’ı terk ettiğine dair bir video çekimi yaparak görünür bir yere bırakmıştır. “Allah allah” der Adrian ve üzülür. Sonra da ayaklarını uzatarak kafasını dinler.

Adrian kafayı dinledikten bir süre sonra kendine gelir. Terk edilmiştir. Ama bu işte bir bit yeniği vardır. Her ne kadar dırdırcı bir kişilik olsa da Fabiana bu şekilde kendisini terk edecek durumda bir insan değildir. Polislere, dedektiflere haberler salınır. Fabiana hiçbir yerde bulunamaz. Dahası İspanya’ya dönecektiyse bile Kolombiya’dan ayrıldığına dair bir kayda rastlanamaz. Kolombiya’da kimi kimsesi olmayan, ormanın ortasında bir başına duran bir kız nereye gitmiş olabilir? Doğal olarak polisler Fabiana’nın kayboluşunu bu kadar geç haber veren sevgilisinden, Adrian’dan işkillenmeye başlarlar. Belki de Adrian kadın dırdırından sıkılıp kızcağızın ümüğünü sıkıvermiştir. Kim bilebilir?

Can sıkıcı polis kovuşturmasına ve eski sevgilinin tuhaf kayboluşuna rağmen Adrian açısından hayat devam etmektedir. İçkiyi çok kaçırıp barda rezalet çıkardığı bir gün garson kızla tanışır ve eve atar. Adrian’ın variyetinden ve ormanik köşkünden çok etkilenen garson kız Belen, bir süre bu evde kalma ve Adrian ile ilgilenme fedakarlığını göstermeye karar verir. Evin hanımı gibi eve kurulan Belen tıpkı Fabiana gibi gündüzleri evde pineklemektedir. Ancak Fabiana’nın aksine Belen gaipten bazı sesler duymaya başlar. Hani söylemek istemiyorum ama, sanki bu ev azıcık hayaletli gibidir.

Bu sene izlediğim en sürükleyici gerilim filmlerinden biri olan La Cara Occulta aynı zamanda ilginç bir film. Film iki parçadan oluşuyor. İlki, size yukarda anlattığım, bir hayaletli ev / cinayet filmine benzer kısım. İkincisi de spoiler yapmamak adına hiç değinmeyeceğim, psikolojik gerilim kısmı. Sürprizli öyküsü, iyi tasarlanmış şaşırtıcı twistleri ile kaçırılmaması gereken bir gerilim filmi. İspanyol yapımı bu filmin kısa bir süre içinde Holywood tarafından yeniden çekileceğine eminim.

Uyarı: Filmin fragmanını bile izlemeyin, yoksa tüm sürprizi kaçar. Çok kötü bir fragman. O yüzden fragman eklemiyorum. Sürprizi kaçan La Cara Occulta gazı kaçan La Çamlıca gazozundan farksızdır.

la cara occulta