warm bodies sıcak kalpler

Yönetmen: Jonathan Levine
Senaryo: Jonathan Levine, Isaac Marion
Oyuncular: Nicholas Hoult, Teresa Palmer, John Malkovich
Yapım Yılı: 2013
Ülke: ABD


Konu: Önlenemeyen bir salgın sonucu dünyadaki insanların çoğu zombi haline gelmiştir. Hayatta kalan küçük bir insan grubu da inşa ettikleri büyük bir duvarın arkasındaki, ayakta kalmış tek şehirde yaşamaktadır. Filmimizin kahramanı olan “R” ise genç bir zombidir. Beraber “hmmmm” “grrrr” “vrrrr” biçiminde sohbet ettikleri zombi arkadaşı “M” ile birlikte terk edilmiş hava alanında yaşamaktadır. İnce ruhlu bir zombi olan “R”, hayatında taze beyin dışında da bazı şeylerin eksikliğini çekmektedir. Örneğin müzik veya daha kaliteli bir sohbet gibi.

Yiyecek birşeyler bulmak üzere bir gün şehre inen zombi dostlarımız bir grup insanla karşılaşır. “R” bu insan grubundaki genç kıza görür görmez aşık olur. Çıkan çatışmada akıllıca davranıp kızın erkek arkadaşının beynini yiyen “R”, kızı da beraberinde götürür. Kızla iletişim kurmakta ve güvenini kazanmakta zorlanan “R”, sıkıştıkça kızın rahmetli erkek arkadaşının zuladaki beyninden bir parça yer. Yedikçe de kızın erkek arkadaşının anılarına ve vizyonuna sahip olmaktadır. Doğru perhiz ile bir süre sonra olayı tamamen kavrayan ve kıza nasıl davranması gerektiğini çözen zombi “R” yavaş yavaş kızın sevgisini kazanır. Peki dünya yepyeni ve kokuşuk bu aşka hazır mıdır?

Vasatlık ve aptallıkta sınır tanımayan Warm Bodies, hesapta ilginç ve orijinal bir öykü anlattığını idda eden bir film olabilirdi. Tabi eğer zombi gençle normal kızın aşkını anlatan daha önce çekilmiş aynı konudaki çok daha ilgi çekici başka filmler olmasaydı. 2011 yapımı DeadHeads, ya da 1993 yapımı My Boyfriend is Back gibi. Warm Bodies’in farkı ve tabi vizyona girecek kadar “başarılı” olmasının sebebi ise kullandığı formülde gizli: vasatlık ve aptallıkta yani.

Warm-Bodies sıcak kalpler

Vasatlık ve aptallık günümüzün başarı formülü haline geldi. Ne kadar vasat ve aptal bir film çekersen o kadar geniş kitleye hitap eder, o kadar da çok kişi tarafından izlenirsin. Warm Bodies’in CNBCE’nin hafta sonu pelesenklerinden “Revolution” benzeri saçmalık ve sığlıktaki post apokaliptik dünya vizyonu, yakışıklı ve liseli duygusallığındaki zombileri, duygusal video klip tadındaki “ve zombi yürür ve o sırada romantik bir şarkı baştan sona çalar” biçimindeki standard tipte CNBCE dizi içi dolguları, filmi herkes için tüketilebilir hale getirmeye yetiyor. Getiriyor da ne oluyor, keşke iyi bir halt olsa. İşte filmin üzerime yığdığı lanet olasıca mesajlar:

  • Zombi genç R ve kız arkadaşı arasındaki aşk ile zombiler yeniden sevmeye başlıyor. (öff)
  • Sevgi bütün dünyayı değiştiriyor, güzelleştiriyor. (puff)
  • Dünyayı güzellik kurtaracak, bir zombiyi sevmekle başlayacak herşey (kusucam şimdi).
  • Zombiler ve insanlar kardeştir, ayırmaya çalışan kalleştir, birlik ve beraberliğe en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde… (elime konuş)
  • John Malkovich hiçbir zaman film seçen, iyi filmlerde oynamaya gayret eden bir oyuncu olmamıştır. Ama bu filmde, hayatının en gereksiz oyunculuğunu gerçekleştirmiş. Sadece bu açıdan akılda tutulası, gerektiğinde “Malkovich’in en kötü filmi” diye ahkam kesilesi, onun dışında hemen unutulası bir film. Ayrıca, artık ölümüne zombi olmuş ve sevgi mevgi ile dönüştürülemeyecek “Bonies” (kemikliler) adlı alt türün CGI ile yaratılmış görüntüleri de korkunçtu. Korkunçtu derken, gerçekten çok kalitesizdi demek istiyorum. 30 yıl önceki bir teknoloji ile yapılmış, daha çok 1984’ün Terminatör’ünden kesip yapıştırılmışlar gibiydi.

    Konusuyla, vasatlığıyla, aptallığıyla, şarkı türküsüyle, efektiyle: Tam bir liseli filmi. Ya da belki de herkesin anlayabileceği biçimde şöyle söylemeliyim: “Tek kelimeyle, zaman kaybı” (“zaman kaybı” aslında iki kelime, tek kelime nasıl oluyor, bilen biri DMden bana doğru yürüyüp konu hakkında aydınlatırsa sevinirim )




    Yönetmen: Joseph J. Lawson
    Senaryo: Paul Bales
    Oyuncular: Dominique Swain, Jake Busey, Joshua Michael Allen
    Yapım Yılı: 2012
    Ülke: ABD


    Konu: Antartika’ya gelen bir bilimsel araştırma ekibi buzların altında yabancı ve uğursuz birşeyle karşılaşır. Bu durumda şimdiye kadar izlediğimiz filmlerden yola çıkarsak iki seçenek var: 1. Alien ve Predator’ı iş üstünde yakalarlar 2. The Thing’deki yaratık gelip bunları iş üstünde yakalar.

    Ne yazık ki bu iki seçenek de doğru değil, ama keşke olsaydı. Çünkü bu bilim insanlarının Antartika’da buzlar altında bulduğu yabancı ve uğursuz şey, korku sinemasının en tırt konularından biri olan Nazi zombileri malesef. Ne diyelim, her bilimadamı aynı ölçüde başarılı buluşlar yapamıyor. Mukadderat…

    Gelelim Nazi zombilerinin dünyada başka yer kalmamış gibi Antartika’da, buzların altında ne işlerinin olduğu konusuna. Efendim, elbette ki Nazi zombileri bu lokasyonu dünyayı ele geçirme planlarını olgunlaştıracakları sote bir yer olduğu için seçmişler. Naziler 70 yıl boyunca gizlendikleri bu bölgede zombilik sanatında ustalaşmakla kalmamış, aynı zamanda ileri bir medeniyet düzeyine de ulaşmış, bilim ve teknolojide çağ atlamışlar. Uçan daire falan yapmışlar mesela. Tıpta da ilerlemişler, çürüyen zombi organlarını Antartika’nın masum halkından (hangi halksa artık o) aldıkları parçalarla değiştirerek yeniledikleri olağanüstü bir organ nakli uzmanlığına ulaşmışlar. Bitti mi, bitmedi. Hitler öldü sanıyordunuz değil mi? Ama aslında ölmemiş. Hitler’in kafasını bir golyata takarak dünyanın en acaip, en kitch androidini yapmışlar. Robotik kollarını hararetle sallaya sallaya bir “Heil!” deyişi, bir zombi kitlelere hitap edişi var ki aklınız durur, transa geçersiniz.

    Nazis at The Centre of The Earth, ne ilk ne de son Nazi zombi filmi. Ama size temin ederim, bu en kötülerinden, en komiklerinden bir tanesi. Oyunculukların ve efektlerin kötülüğü üzerine diyalogların rezilliği de eklenince iş iyice berbat hale geliyor. Filmi sonuna kadar izlemeyi diyelim ki başardınız, Hitler kafalı o haşarı robotçuğu gördüğünüz anda inanın bana, hayatınızda neşe tomurcukları açacak. Filmi o ana kadar izlerken çektiğiniz bütün ızdırap, dahası metrobüste çektiğiniz işkence, üstüne şirketteki lavuğun bozduğu sinirleriniz, artı siyasilerin abuk demeçlerinin yarattığı depresyon; bunların hepsi böyle tel tel çözülüp açılacak, kuş gibi rahatlayacaksınız. Ve gülecek, doyasıya güleceksiniz…

    Not: Korku sineması bu nazi zombi olayından vaz geçmeyecek gibi görünüyor. İyisi mi ben de nazi zombileri diye bir etiket yaratayım. Korkufilmleri.net’de yayınlanmış diğer ZOMBİ NAZİLİ filmlere de buradan bakabilirsiniz.




    Yönetmen: Quentin Dupieux
    Senaryo: Quentin Dupieux
    Oyuncular: Stephen Spinella, Roxane Mesquida, Wings Hauser
    Yapım Yılı: 2010
    Ülke: Fransa, Angola


    Konu: Telekinetik güçlere sahip psikopat bir araba lastiği olan Robert, çöldeki bir kasabada dehşet saçmaya başlar. (Tabi adı Robert olan patlak bir araba lastiği artık ne kadar dehşet saçabilirse) Gıcık olduğu her şeyi düşünce gücüyle karpuz gibi patlatabilen Robert, kasabadan geçmekte olan bir kıza aşık olunca işler iyice sarpa sarar.

    Bu yıl İstanbul Film Festivali’nde özel bir bölümde gösterilen Rubber, zaten ancak özel bölümlerde gösterilebilecek bir film. Katil domatesler, katil kardanadam, katil yılbaşı ağacı derken, şimdi de katil araba lastiğiyle karşı karşıyayız; hem de kabak! Katil araba Christine’den nerelere geldik, yoksa minimal film denen şeyin korku sinemasındaki karşılığı bu mu? …




    Delirium

    Yönetmen:Renato Polselli
    Senaryo:Renato Polselli
    Oyuncular:Mickey Hargitay, Rita Calderoni, Raul Lovecchio
    Yapım Yılı: 1972
    Ülke: İtalya


    Konu: Kafadan sakat bir psikolog olan Dr. Herbert Lyutak kadınlara karşı şiddetli duygular beslemektedir. Arabasıyla yoldan kaldırdığı kadınlara sonu cinayetle biten cinsel eziyetler uygulayan adam, bir yandan da bu cinayetlerin sırrını çözmeye çalışan basiretsiz polis ekibine katili bulmaları konusunda destek olmaktadır. Herbert aynı zamanda güzel bir de karısı olan evli bir adamdır. Karısının da en az kendisi kadar sapık olduğunu öğrenmek Herbert’i çok şaşırtacak olmasına rağmen, sapık bir katil olduğunu bile bile bu adamla evli kalabilmeyi asıl sapıklık olarak değerlendiren biz izleyiciler için çok şaşırtıcı değildir. Bir süre sonra Dr. Lyutak şehirde kendisine benzer yöntemlerle cinayet işleyen bir başka katil daha olduğunu fark eder ve bu kez polise gerçekten destek olmaya karar verir.

    Korku Filmleri Yorumu: Korku sinemasındaki İtalyan Giallo alt türünün esin kaynağının, çıkış noktasının, Alfred Hitcock’un Psycho (Sapık) filmi olduğu bilinen bir gerçektir. Giallo’da bu anlatı biraz çarpıtılmış, daha görsel-grafik bir hal almış ve polisiye yönü ağırlık kazanmıştır. Whodunnit (Kim Yaptı?) odaklı anlatı Giallo’nun odağına oturur. Giallo türünün temeli psikolojik korku temelli bir eser olan Sapık’a dayanmasına rağmen, bu türde yapılan ürünler daha çok polisiye tarza yakındırlar ve bu anlamda Sapık’dan farklılaşırlar.

    Buna karşılık Giallo türünde etiketlenebilen Delirium, polisiye tarzıyla hemen aynı ağırlıkta psikolojik korku – karakter korkusuna da el atıyor ve bu anlamda özel bir film. Açılış sahnesinden itibaren katilin kim olduğu biliniyor ve hatta film Dr. Lyutak’ın kurbanını öldürdüğü sahneyle açılıyor. Belli bir noktaya kadar bir karakter korkusu gibi gelişiyor. Ancak belli bir noktadan sonra (hemen hemen filmin ikinci yarısından başlayarak) Giallo’ya benzemeye başlıyor. İkinci katilin kim olduğu kağıt üzerinde bilinmediği ve filmin geri kalan süresinde araştırıldığı için bu filmin Giallo başlığında ele alınması da bu açıdan doğru. Ancak film Giallo’ya dönüştükten sonra da psikoljik korku anlatısından vaz geçmiyor. Klasik bir Giallo’nun, bu sitede de incelediğim Buio Omega (Beyond Darkness) filmiyle birleştirilmiş bir hali gibi. Ayrıca filmin cinsel istismarcı havası da var.

    Tuhaf bir şey ama filmdeki oyunculukların çok kötü olması filmin amacına ulaşmasını kolaylaştırıyor. İkinci katilin kim olduğu senaryo gereği çok belli olmasına rağmen, kötü ve son derece abartılı oyunculuk sayesinde izleyici dikkati hemen dağılıveriyor. Apansız parlamalar, haykırmalar, ağlayıp zırlayıp, kendini yerden yere atmalar, alakasız yerlerde boş boş bakmalar… (Hatta çatıda bir kovalama sahnesi vardı ki ne zamandır böyle gülmemiştim: Polis kazık gibi dururken birden koşmaya karar verir: Koşma, öne eğilen bir kafa ve arkasına montajlanan, iki adet borunun üzerinden hop hop zıplama sahneleri ile aktarılır). Böylece film bir noktasından sonra başlangıçta emin olduğunuz katilin kimliğinden artık emin olamadığınız bir hale bile dönüşüyor. Sonunda da olabilecek en saçma ve abartılı biçimde sona eriyor. Genel olarak bu filmde yaşanan olaylar, bizim Türk kültüründe “rezillik” adını verdiğimiz, aile içinde yaşanan bir takım mahrem olayların abartılı bir formatta uluorta deşifre edilmesi olayının bir benzeridir. Bir adliye önü sahnesi, bir apartman boşluğu bağrış çağrışı, bir ana cadde saç baş yolmasıdır. İtalyanlar psikolojik korku yapalım, karakter korkusu irdeleyelim derken Akdeniz sıcaklığından ödün verememiş ve rezillik çıkarmışlardır. Bu filmden hareketledir ki, belki de Giallo’nun neden “Giallo” olduğu ve sınırlarının psikolojik korkuyu dışarıda bırakacak biçimde neden bu kadar keskin çizildiği daha iyi anlaşılabilir.










    Testere 5

    Yönetmen:David Hackl
    Senaryo:Patrick Melton, Marcus Dunstan
    Oyuncular:Tobin Bell, Julie Benz, Greg Bryk, Samantha Lemole
    Yapım Yılı: 2008
    Ülke: ABD


    Konu: Testere devam ediyor! Dördüncü filmin sonunda dedektif Hoffman, bu filmin kötü adamı olarak lanse edilmişti. Film bir yandan Hoffman’ın yapacağı icraatları anlatırken, diğer yandan Jigsaw efsanesinin nasıl doğduğunu bir öncek filmde olduğu gibi anlatıyor ve önceki filmlerde açık kalan bazı noktaları da kapatıyor. Efsane devam ediyor!

    Korku Filmleri Yorumu: Testere serisinin bütün karizmasını, bütün enerjisini alıp götüren bölüm, işte bu beşinci bölüm. Popüler bir deyişle aktarmak gerekirse “Benim için Testere bitmiştir. Bir daha da Testere izlemem artık!” :)) Testere 5’i Halloween’da piyasaya sürmeleri yoksa artık kabak tadı verdiğinden mi…. Hahahaha!

    Olayı biraz daha irdelersek: Babam çok sanatsever bir insan değildir. Tıpkı pekçok diğer baba gibi. Hoyrat bir adamdır. Ama bir yandan da sağduyuludur, iyiyi kötüden öyle bir ayırır ki şaşar kalırsınız. Metal müziğin bile iyisini kötüsünden şıp diye, “kral çıplak” nidalarıyla ayırabilen bu yüce adamla yapabileceğim akla gelebilecek en kötü faaliyet herhalde Testere 5’i izlemek olurdu. Olay muhtemelen şöyle gelişirdi: Ben korku filmi sever bir birey olarak onu filme ısındırmaya çalışır Jigsaw’dan, onun manyakça, aklın sınırlarını zorlayan tuzaklarından bahsederdim. Babamın “iyi de bunu niye yapıyor?” biçimindeki olası anlamaz sorularının da üstesinden Jigsaw felsefesinin anlatarak gelmeye çalışırdım. Hele ilk filmi izliyor olsak, odanın ortasında yatan cesedin Jigsaw olduğunu gördüğünde babamın gözleri faltaşı gibi açılırdı… vay be derdi. vaaay beeee…. Gururla, övünçle dolardım.

    Ama şu filmi izlemiş olsak babam muhtemelen şöyle der ve benim boşa nefes tüketerek savunmaya çalıştığım filmi bir çırpıda değerlendirirdi: “Offf bu ne ya adam gibi bişey seyretsene!” Öyle kalırdım. İçten içe de bilirdim onun haklı olduğunu, filmin beş para etmez olduğunu. Testere efsanesinin çoktan bittiğini. Eskisini bildiğim ve çok sevdiğim için bu anlamsız filmi, aslında film bile olmayan: Testere belgeseli formatındaki bu yapımı matah bişey sanarak izlediğimi.

    Bu bir film değil. Bu Testere için yapılmış br belgesel. Önceki filmlerden arta kalan görüntülerden yapılmış yamalı bir bohça. Testere severlerin parasını almayı hedefleyen ve devamı da bu para akışı olduğu sürece gelecek olan bir tuzak. Hahaha! Jigsaw’un bize en büyük tuzağı!

    Filmde hiçbir konu, hiçbirşey yok. Hoffman’ın nasıl Jigsaw’un adamı olduğunu öğreniyoruz, inandırıcılık sıfır. Dediğim gibi ucuca eklenmiş, önceki filmlerden alınmış görüntüler filmin zaten neredeyse yarısını kapsıyor. Geri kalanının da zaten bir konusu yok. İnsanların Jigsaw tuzağı görme beklentilerini karşılmak üzere Saw II’dekine benzer bir atmosferde tuzaktan tuzağa geçen kalabalık bir güruh var ancak tek başlarına olay oluşturamıyorlar. Sadece tuzak olsun, adam ölsün diye mekanik bir amaçla varlar. Zaten öyle olmasa odadan odaya geçmek yerine oldukları yerde dururlar. Hesapta Hoffman’ın peşinde başka bir ajan var ama orda da bir öykü yok. Filmin tek güzel yeri sonundaki preslenen ajan sahnesi. Manyakça bir sahne ama bunun için bütün filmi izlemeye değer mi, bence değmez. Peki ilk film o kadar güzel olduğu için ondan sonraki dört tanesini izlemeye değer miydi? Özellikle de tamamı bir örnek (ama giderek kötüye giden) şu son üçünü?