Melisa Aydın
Bir çoğunuz gibi ben de anlamıyorum, nedir şu Masters of Horrorun erkeklere tavrı , yine bazı bölümlerinde olduğu gibi bir şekilde bir erkeğin hayatı cehenneme dönüyor: =)

Wrong Turn ile hafızamıza kazınan yönetmen Rob Schmidtden çarpık bir hayalet öyküsü. Çarpık, çünkü bu hayalet bir ölünün hayaleti değil. Kulağa ilginç geliyor değil mi? 2 sezonluk Masters of Horror serisinde kıyıda köşede kalmış, göz ardı edilmiş bir bölüm Right to Die. Oysa ne ararsanız var bu bölümde: entrika, ihanet, vicdani sorgulama, tıp, splatter, Japon korku sinemasını andıran atmosfer, Fransadan çıkma gibi duran gore öğeleri, her an ummadık bir şey olacağını fısıldayan sahneler. Bir de kaynana var ki evlere şenlik: ) Anlayacağınız tüm bu parçalar gayet uyumlu bir bütüne kavuşup , korku şölenine dönüşüyor. Biliyorsunuz serinin bazıları temasal olarak referansını sadece son sahneye yüklerken, bazıları da beklenenin üzerinde başarılı olmuş ve diğer bölümleri gölgede bırakmıştı. Bu bölüm kısa film olmanın avantajlarını da çok yerinde kullanmış, kısa süren bir sinema tadında bir korku filmi olmayı başarmış. Senaryo oldukça zekice yazılmış, tabi yönetmen de özellikle gerilim yüklü sahnelerde kamerayı konuşturmuş. İzleyene asıl verilmek istenen gördüklerimizin gerçek olup olmadığını sorgulamaktan çok bu hayalet öyküsünü kurgusal oyunlarla ( tıbbi açıklamalarla destekleyerek ) mantık dışına atmaktan uzaklaştırmak. Biraz karışık geldi galiba, spoiler vermemeye çalışarak basitleştireyim:

Film bir Abbey ve Cliff adlarındaki çiftin aracı ile karanlık bir yolda ilerlemesi ile başlar ( evet biraz klişe bir başlangıç, kesin yolda bir şey olacak ). Olur. Bir kaza olur. Gelişen olaylar çiftimizi flashbackler ile daha yakından tanımamızı sağlayacak, ordan oraya koşturan şaşkın koca, prosüdürler, , verilen kararlar ve bedelleri ile birlikte yaşadığı sıra dışı olaylar ve canlı kabuslar arasında kendince bir çıkış yolu bulmaya çalışacaktır. Dikkatlice izlerseniz, bulacağı yol filmin en başlarında fısıldanır size.Cliff bir yandan güven verirken bir yandan karanlık yanlarını gizliyormuş gibi hissedilen, korku mu yoksa vicdani dürtülerle mi karar verdiği belli olmayan bir karakter profili çiziyor. Abbey konusuna burada girmiyorum zira filmin tüm büyüsü uçar gider ( yarısı şu an gitti )

Film ilerledikçe görecekleriniz bazı filmlerden ,( daha çok bir filmden ) bazı sahneleri çağrıştıracaktır, buna hazır olun.

Özellikle gore sahnesi ve efektlere çok dikkatli bakın. Gözleri beyazperdede kan ve goreyi yadırgamayan izleyicinin bile bir an için olsa ( özellikle bir sahnede ) tedirgin olacağına eminim. İşte bu tedirginliğin asıl sebebi sahnenin kurgusallığına ,çok yüzeysel yaklaşımla da olsa tıbbi açıklama ile destek vermesinden dolayı mantık dışına atamamanız. Bana tek mantıksız gelen ise kahramanımızın diş doktoru olmasının tabiri caizse ne alaka olduğu. Belki onu bir şekilde az çok esas konuya yaklaştırma konusunda bilgi sahibi olmasını garantiye almaktır,bilemiyorum.

Senaryonun merkezine aldığı asıl kavram ötenazi€. Filmin adından da anlaşılacağı gibi yaşama hakkı yani. Tabi ki normal şartlarda bu tür konunun odağında olduğu bir filmde korku öğelerini çıkardığımızda elimizde kalan bir drama yapım olacaktır. Ancak çıkaramassınız, yönetmen ve senarist huzursuz etmek ve korkutmak için tüm kozlarını kullanmış ve bunu hemen her sahneye yaymış . Abbeyin masum görüntüsü ile tezat oluşturan korkutucu fiziksel yönleri, Cliffin karanlık olup olmadığına emin olmadığınız kişilik profili, medyanın ve basının sinir bozucu çarkı, prosedürler , vicdan ve gerçekler arasındaki dengeler, en başta söylediğim kaynana modeli, ansızın beliren bir, bir.. ( söylemiyorum spoiler olur ), efektlerine ve makyaj başarısına inanamayacağınız gore sahneleri gibi hafızanızdan çıkmayacak süprizlerle dolu bu bölümü, izlemedi iseniz mutlaka izleyin.Çağrışım aldığınız filmi de bir an için unutun tabi.

Drag Me To Hell

Yönetmen:Sam Raimi
Senaryo:Sam Raimi, Ivan Raimi
Oyuncular:Alison Lohman, Justin Long, Lorna Raver, Dileep Rao, Adriana Barraza
Yapım Yılı: 2009
Ülke: ABD


Korku Filmleri Yorumu: Sene 1969 Califonia. Göçmen oldukları belli olan bir çift araçları ile büyük bir evin önünde durur. Araçtan çıkan ve kucağında oğlu olan panik halindeki bir kadın telaşla evin kapısını çalmakta ve yardım istemektedir. Kapıyı açan kadına oğlundaki tuhaf durumdan bahseder ve eve girerler. Burada müthiş bir açılış sekansı ile filme giriş yapan Raimi, son dönem korku sinemasında eski sinemacılık gücünü ve kalitesini günümüzde de sürdürebilmenin ayrıcalığını hissettirir ilk dakikalardan itibaren. Drag me to hell, ilk dakikalarından son saniyesine kadar aynı heyecanı bozmadan filmin tüm süresine yayabilen kaliteli bir film. Gerçek bir korku filmi olmayı kan kullanmadan başarabilen, geren ve fragmanından gördüğümüz kadarı ile yükselen beklentilerimizi karşılayabilen ve bunu Sam Raimi ayrıcalığı ile sergilerken son dönem korku sinemasında, türdeşleri yanından alnının akı ile çıkan başarılı bir yapım. Filmdeki tüm oyuncuların figüranlar da dahil özenle iş çıkardığını gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki karanlık spritüal güçler ile ilgili bir konusu olduğu halde kurguya sardığı gerçeklik hissi güçlü oyunculuk yetenekleri ile bütünleşip filmi gerçek bir korku filmi yapmış.

Sene: günümüz. Genç bir bankacı kadın Christine görünüşte monoton bir hayat sürmekte, erkek arkadaşının kalbini tam anlamı ile kazanmak için ( erkek arkadaşının annesi ile yaptığı telefon görüşmesinden anladığımız kadarı ile ) kariyerine özen göstermektedir. Bu genç kadının yüzündeki keyifsiz ifadeden anladığımız kadarı ile hayatının en önemli amacı erkek arkadaşı ve işindeki başarı grafiğinin doğru orantılı olmasını sağlamaktır. Bir gün bankaya gelen yaşlı bir kadın Bayan Ganush hakkında bir karar vermesi gerekir. Bu karar ona patronu tarafından paslanan, Christinee işinde inisiyatif kullanma hakkı gibi görünen riskli bir karardır ( neye göre, kime göre ?). Yaşlı kadın hayattaki tek dayanağı olan evinden atılma tehlikesi ile yaşamakta ve bankadan kredi istemektedir. Ve genç bankacı bir karar verir. Kaderin sorgulanması, filmde zaman zaman karşımıza çıkan felsefi açılımlarla gerek karakterlerin, gerek izleyicinin yorumlanması ile anlam kazandırılan bir unsur. Genç kadının verdiği karar, dünyevi hırslarına bir adım daha yaklaşmasını sağlarken, kaderine dahil olan yaşlı kadın için bir onur savaşına dönüşüyor başlangıçta. Öyle ki, hem evini kaybeden, hem de Christine tarafından bankadaki çalışanlar yanında rencide edici bir duruma düşürülen kadının intikamı oldukça ağır bedeller ödetiyor. Bu intikam spritüal karanlık güçlerin yaklaşması uslubu ile adım adım örülürken, içine düştüğü tehlikenin boyutlarını tam olarak idrak edemeyen kurban durumundaki Christine karakteri de endişe ve panik psikolojisini mimikler ve yüz ifadelerine ağırlık vererek başarılı şekilde kurguya adaptasyonu sağlamış ve materyal dünya ile lanet unsuru arasındaki dengeyi bu şekilde daha iyi kurmuş diye düşünüyorum. Zaten bu aktriste film itibarı ile en çok dikkatimi çeken bu oldu. Filmin yükünü yaşlı kadın karakterinin sırtına yüklemeden denge ile paylaşmış ve üzerine düşen rolü çok iyi oynamış. Kaynağının ne olduğuna emin olduğunuz tekinsiz olaylar zinciri , üzerlerindeki gizem perdesinin açık olmasına rağmen kusursuza yakın ürkütücülük atmosferi filmin heyecanını ve temposunu düşürmemiş. Genç kadının vicdan azabı çizgisi ile yaşadıklarına dair endişesi o kadar iç içe ki, sınırı ve yoğunlaşmayı anlamak mümkün değil. Kaldı ki yaşlı ürkütücü kadın için de acımak ile korkmak arasındaki sınır da o denli iç içe. Yalnız net olan bir şey var ki, izleyicinin asıl endişesi Christine üzerinde yoğunlaşmış durumda. Her an zirveye çıkacak izlenimi veren tekinsiz olaylar, gerçekmiş gibi görünen rüya sekansları, olayla mantıklı açıklama getirmeye ve bu şekilde anlamaya çalışan destek olan erkek arkadaş modeli ( bu erkek arkadaşın kızın kendisini kabul ettirmesi gereken, kariyer sahibi bir gelin isteyen bir ailesi vardır ) Sam Raiminin usta kamerası ve kurgusu ile birleşince sinirleri tavan yapan ve kontrolden çıkmaya başlayan Christine karakterinin gündüz ve gece kabusları hız kesmeden sürerken adeta nefes almadan izliyoruz olan biteni. Çaresizlik içinde boğulan genç kadın, gerilimli olaylar henüz tam olarak başlamamışken gittiği falcıdan bir kez daha yardım isteyecektir. Buradaki falcı film için çok önemli bir köprü görevinde: olayların sebep ve sonuçlarına dair bilgi aktarımı yapabilen bir anlamlandırma görevi bu.

Spritüal saldırıların sahnelenmesinin, özellikle son dönem korku sineması örneklerindeki görsel işleyişe göre gerek mekanik gerekse gerçekçilik izlenimi olarak bir hayli başarılı olduğuna inanıyorum. Neden bilmem, korku filmlerinde zaman zaman eğrilen, dönen ve sonra tekrar normale dönen kamera açılarına bayılırım. Raiminin kimi sahnelerde kullandığı bu teknik şimdi normal olmayan bir duruma hazır olunsinyali vermiş.

Drag me to hell, her karesi, her sahnesi ile özgün bir film. Spoiler vermemek için inanın kendimi zor tutuyorum. Öyle sahneleri var ki, gördüğünüz hiçbir filmde benzerine rastlamadığınız niteliklere sahip. Christine karakterini canlandıran aktistin yeni dönem korku sinemasında özlem duyduğum rolle bütünleşme ve kurguya adaptasyongörevini çok ama çok iyi bir performansla gerçekleştirmesi filme ve yönetmene olduğu kadar oyuncuya da olan hayranlığımı yükseltti açıkçası. İşte hep anlatmak isteyip ifade edemediğim güzel kadın ve korku filmikonsepti tam olarak nasıl olmalı, bunu oyunculuğu ile ifade ediyor kendisi.Film gücünü onun güzelliğinden değil, bunun kat kat üzerinde olan oyunculuğundan alıyor. Lanet ve büyü temalı film, başrol karakteri kadar izleyiciye de cehennemi dehşeti yaşatan çok başarılı bir yapım. Sam Raimiye ne kadar teşekkür etsek az. Uzun zamandır böyle bir film izlemedim diyeceğiniz filmi kesinlikle tavsiye ediyorum.İddea ediyorum ilk saniyeden son saniyeye dek koltuğunuzdan kalkamayacaksınız. Yanınızda susadığınızda içmek için bir bardak su bulundurun, yoksa mutfağa gitmek için filmin bitmesini bekleyeceksiniz. İşte o derece iyi. Mutlaka izleyin, mutlaka€¦

Melisa Aydın




Funny Games

Yönetmen:Michael Haneke
Senaryo:Michael Haneke
Oyuncular:Susanne Lothar, Ulrich Mühe, Arno Frisch, Frank Giering
Yapım Yılı: 1997
Ülke: Avusturya


Korku Filmleri Yorumu: Michael Hanekenin tüm filmlerinde eksenine aldığı Ann ve Georg karakterleri bana hep burjuvazinin Adem ve Havvalarına gönderme gibi gelir.Bu karakterler ya burjuvazi tarafından ruhen sakat bırakılmış çocukları olan, ya da kendi ruhsal sakatlıklarını fark etmeden varoluşlarını sürdüren kadın ve erkek kahramanlardır.Avrupanın yüzeyde düzgün derinde hasarlı işleyen, vaat edilen ve elde edilenlere odaklı sürdürülen konforlu hayatlarına cevapsız sorular sorar yönetmen. Söyleşilerinde de belirttiği gibi filmleri yanıtları değil sorularıdır. Beyazperdeye gerçeğin mahkemesini kurar, bu gerçekliği izleyenin katlanmakta güçlük çekeceği kadar uzun ve eşzamanlı sahneler kullanarak kurguya ortak ederek ve beklenmedik anlarda sert bir yüzleştirme yolu ile ifade eder. İsterik ağlama ve hıçkırık sahneleri, yüzleşme ve farkına varma anlarının dışa dönük vurumuna denktir.Bu onun filmlerinde, burjuvazinin adeta insani duygulardan arındırılmış insanı robotlaştırdığı, hissizleştirdiği, vicdani sorgulamaların vicdana getirilmediği, erdemin konforla garanti edildiği kandırmacasına dönüş, hatırlama ve dışa vurma eylemine benzer. İşte Hanekenin burjuvaziyi suçladığı filmlerinde suça ortak ettiği karakterler, bizzat biz koltuklarında rahatça oturan, cüzdanlarında yada bankalarında kredi kartları, sosyal sigorta garantileri, metrolarda yada kendi araçlarında yalnızlıklarını konforlarına borçlu olanlarız, tıpkı kurguladığı öykülenmelerdeki karakterlerin farkında olmadan elde ettiklerinden dolayı kaybettikleri gibi.

Duygusal buzlanma üçlemesinin en çarpıcı bölümü olan Yedinci Kıta filminde bastırılmış öfkenin, vaat ve elde edilen her şeyin hiçsizliğine duyulan isyanın fark ediş anı ölümcül sonuçlara sebep olur. Kurdun Gününde dünyanın son günü bir grup insan üzerinden anlatım bulur , yine boşluğun ve anlamsızlığın merkezine düşüş vardır. Diğer filmlerinde de görebileceğiniz gibi buzdağının görünen kısmı ile görünmeyen kısmındaki anlatımı yönetmenin boşlukları doldurmanız gereken eşleştirmelere ne kadar duyarlı olabileceğimizin sorgulanmasıdır.Bunu ister vicdanımızla, ister kendi gerçekliğimizle yapalım, yüzleşme kaçınılmazdır. İzleyİcisinin bir çoğu filmlerindeki uzun ve sabır isteyen eşzamanlı sahneleri katlanmaya değer olarak görür. Bu sahneler, bazen dakikalarca süren bir masa tenisi sahnesi, tekrar tekrar başa sarılan bir dublaj sahnesi, bir tabaktaki yemeğin kaşıklanması, derme çatma bir mezarın başında ağlama sahnesi, bir metro sahnesi gibi sizin o anda orada olduğunuz, tanıklık ettiğiniz, karakterlerle özdeşleşmek zorunda bırakıldığınız anlardır. Gelgitler, ani ve beklenmedik kısa şoklarla devam eder. Kurgunun ritmi, Hanekenin özgün sinemacılığı ile neye uğradığınızı bilemeyeceğiniz sonlarla hafızalarınızda derin izler bırakacak, içinizde yarım kalan yada hasara uğrayan bir şeyler olacaktır.

1997 yapımı Funny Games, yönetmenin kariyerindeki en sıra dışı filmlerinden biri. Gerçek bir şiddet filmi olmasına rağmen, bunu kurguya gömen, adeta klasik şiddet eleştirilerini ve izleyicinin görmek istediği modüler işleyişi reddedip, ona görmek yada algısal mantığı ile kabul etmek istediği , yada sinemada tekrarlanan ve şablonlara kavuşan şiddet dilini vermeden kendi anlatımına izleyeni taraf yapan ilginç bir film. Aslında film karakterleri ile değil izleyenle oynanan bir oyun. 2007 yapımından çok az bahsedeceğim,üzerinde fazla durmaya değmeyeceğini düşünüyorum .1997 yapımı film başta Susanne Lothar (Anna) olmak üzere tüm oyuncuları ile bir başyapıt. Hanekenin neden böyle bir işe kalkıştığını hala anlamış değilim fakat Naomi Watts gibi dev bir aktrist bile yeni çevrimi kurtaramamış diye düşünüyorum. Belki burjuvazi, Avrupaya daha çok yakışıyordur, belki aşinalığımız Haneke sularından çıktığında yabancılaşıyoruzdur.Kısaca Haneke, 1997 de öyle bir film yapmış ki, bu filmin gücünü 2007 tarihinde kendisi bile aşamamış.

Gelelim filmin konusuna, öncelikle açılış sahnesinde yarattığı kısa şokla gelinecek durum hakkında sert bir ipucu taşıyor. Üç bireyden oluşan aile ya da burjuvazinin en küçük birimi, Ann, Georg ve oğulları Georgie yazlık evlerine doğru arabaları ile seyir halindeler. Klasik müzik dinleyen aile, sıkıcı bir bu kimin eserimuhabbeti yapıyorlar.Bize sıkıcı gelen bu sahne, bunun farkında olmayan aile için sıradan ve keyifli oysa ki.Bir anda çalmaya başlayan sert metal müzik ( ki bunu bir tek biz duyabiliyoruz, onlar değil ) nereye varacağı hissettirilen şiddet seyri için akıllıca bir gönderme. Aileyi saracak olan bir tehdit var ve bunu hisseden sadece biziz. Henüz filmin ilk dakikalarında araçtaki koltuğa oturmuşuz bile.

Yazlıklarına vardıklarında, komşuları ile karşılaşıyorlar ve onların mutsuz ve tedirgin ifadelerinden bir an için şüpheye düşseler de, bunun üzerinde durmuyorlar. Ne de olsa kendi hayatlarında her şeyin yolunda olmasının rahatlığı var, ve aynı konforlu hayata sahip olan komşuları için daha azı olamaz, ne de olsa burjuvazinin vaatleri saat gibi tıkır tıkır işler. Peki ya bu işleyişi bozan durumlar olursa? İşte bunun garantisinin olmadığını Hanekenin en sert filminde yaşayacağımız anlar vasıtası ile görür ve kabul ettiriliriz. Aslında sıkıcı ve tekdüze olan hayatlarına pat diye dalan 2 genç, bırakın hareket getirmeyi facianın eşiğine getirip kedi-fare oyunu oynamaya başlamıştır bile. Facia, son derece kibar ve zarif bir konuşma diline sahip olan gencin kapıyı çalıp yumurta istemesi ile başlar.Film boyunca nezaketlerinden ve şiddet eğilimlerinden hiç taviz vermeyen iki genç, zincirleme devam eden ve biz bu sahneye nasıl geldik dedirtecek kadar mantığımızı zorlayan fakat aynı zamanda mümkünlük derecesi ile kabul ettirilen gidişat ile aileye ve izleyene cehennem azabı yaşatacaktır. Amaçlarının sadece oyun oynamak olduğunu iddea eden, sonuçta aileyi öldüreceğini de kibarca belirten gençler antipati yaratırken, nezaketleri ile şaşırtmaktadır. Üstelik filmin bir karesinde gençlerden birinin ekrana dönüp: peki siz hangi tarafı tutacaksınız repliği, bırakın filmi gerçekliğinden koparmak, tam tersi filme kelepçeler bizleri. Bu esaretten kurtulmak için fırsat dahi bulan iki karakter ( o noktada 2 kişi kalmışlardır ) öyle saçma ve stratejik hatalar yaparlar ki, biz izleyenler ekrana atlayıp karakterlere tokat atmak isteriz. Birkaç önceki sahne ise, tam nefes alacağız bir umut doğdu derken beklenmedik bir şekilde meşhur kumanda sahnesi ile tüm ümitlerimizi yıkıma uğratır. Bu sahne oyunu kimin kazanacağını anladığımız an ve bir sonraki az önce bahsettiğimiz an ise emin olduğumuz andır. Uygulanan fiziksel şiddeti görsel detayların gölgesine gizleyen yönetmen, ruhsal şiddetle ezer geçer hepimizi. Bunu yaparken televizyon unsurunu da çok ilginç şekilde kullanacaktır. Zaten film başlı başına gündelik hayatta başka işler için dikkate alınan objelerin özenlice kullanılması değil midir: televizyon, yumurtalar, tv kumandası, telefon, bir bıçak, golf sopası ve şu an aklıma gelmeyen diğer bazı metalar, amacı belli olmayan şiddet yayıcı gençlerin farkındalık sınırında olmayan maddeci burjuvazi ailesinin kabusuna ortak edilir.

Funny Gamesin şiddeti hangi amaçla benimsediği belirsiz olan 2 genci, şiddeti bulaşıcı hastalık taşırcasına kapı kapı yaymaktadır. Onlar belki üstün zekalı değildir bu oyunda peki ya aile, neden kendilerini kurtarmak için akıllıca adımlar atmamış ve hatalı stratejiler işlemiştir? Georgun gençlerden birine attığı tokatta yenilmeyeceğine dair aldığı özgüvenin sebebi nedir, oyunun başladığını fark etmemesi mi, yoksa konforlu hayatında sahip olduklarının kendi hayatı da dahil olmak üzere dış tehditle elinden zorla alınacağına dair fikri olmaması mı?

Hanekenin Kurdun Günü dışındaki hiçbir filminde az da olsa bir umut mesajı verdiğini hatırlamıyorum. Yalnız hatırladığım şu var ki, bu film bittiğinde dahi devam eden bir şeyler var.Umutsuzluk, kapı kapı dolaşan yıkım ve o iki genç her evin kanepesinden yüzünü bize dönüp soruyor hain bir ifade ile: Peki ya siz, hangi tarafdansınız? Bu sorunun cevabını biliyoruz, fakat ifade etmeye korkuyoruz, yeterince güvende miyiz oyun başlamadan önce? Michael Hanekenin sorularına cevap verirken dikkatli olun.

Melisa Aydın










Portal

Yönetmen:Geoffrey Schaaf
Senaryo:George Blumetti, Maurice Kelly
Oyuncular:Chris Conrad, Alexander Martin, Katherine Hawkes, Brock Kelly
Yapım Yılı: 2008
Ülke: ABD


Korku Filmleri Yorumu: Öncelikle belirtmeliyim ki, film aynı ismi taşıyan 2009 yapımı The Portal isimli film ile çok karıştırılıyor. Bu film, diğer filmle en küçük benzerliği yada yakınlığı olmayan, kenarda köşede kalmış oldukça ilginç bir korku filmi. Filmin 2008 yapımı olduğunu öğrendiğimde, 2008 yapımı yeni bir film ne kadar sürükleyici olabilir ki diye her zamanki önyargılarımla aklımda yorum yapmıştım. Filmi izlemeye başladığım ilk dakikalarda bu önyargımın yıkıldığını itiraf etmeliyim. Bu yaklaşık 20 dakika böyle de sürdü. Film size henüz başlangıcında iken, bildiğiniz Masters of Horror serisi filmlerinin atmosferine benzer bir havanın içine çekiyor. Açıkçası çok da iyi olurmuş süre biraz kısaltılsa ve seriye bölüm olarak eklense imiş. Ancak ne olursa olsun, karşımızda okült bir film var ve bu bile türe ilgi duyanlar için heyecan verici bir bilgi aktarımı yaptığımı işaret ediyor.Buna rağmen ne yazıkki bolca kusur barındıran bir yapım, sevmekle sevmemek arasında kaldım ve hala kararsızım. İlk 20 dakikada gösterilen özen eşit olarak ve dengeli şekilde sona kadar korunabilseydi, filmin çok iyi bir yapım olduğunu söyleyebilirdim.
Yoğun sisin boğuculuğu arasında bir araç ve araçta son derece sempatik iki genç adam. Bu arkadaşlar, filmin diğer oyuncuları yanında en iyi oyunculuk performanslarını gösteriyorlar ayrıca. Geri kalan ekibin oyun güçleri o kadar kötü ki, açıkçası çocukken ilkokul müsamerelerinde çok daha iyilerini görmüştüm desem abartmış olmam. Hooke ve Gibbs, bir yandan sisler içinde araç kullanmaya çalışmakta, diğer yandan ürkütücü ortama film ve zombi muhabbetleri ile heyecan katmaya devam etmektedir. Şaşkın bir şekilde yola devam edemeyeceklerini anladıklarında geceyi ( yada gündüzü ) geçirmek ve havanın düzelmesini beklemek için karşılarına çıkan ilk pansiyonda konaklamaya karar verirler. Bu iki adam kapıdan içeri girer girmez, İn the Mounth of Madness filmini hatırladım, bunu çağrıştıran pansiyon sahibi mi oldu yoksa içerdeki tasarım mı bilmem, ancak film aklıma geldi bir an için.( O filmi hemen çook uzak bir mesafeye atıyorum, gelmiş geçmiş en iyi korku filmlerinden biridir, karşılaştırma yapmam mümkün değil ).

Neyse, pansiyonda göze batan iki şeyden biri inanılmaz kötü oyunculuk sergileyen diğer konuklar, diğeri aynı performansda geri kalmayan pansiyon sahibi aile.

Ve elbette ki ürkütücü ve gizemli olaylar gerçekleşmeye başlar.Filmde kullanılan müziklerin de oldukça uyumlu olduğunu söylemeliyim, yorucu olmayan, ürperten, kulağa hoş gelen korku filmine yakışan tınıları var fonda kullanılan müziğin. Yalnız filmde kurgu oldukça karışık, düzensiz ve bağlantısız. Kareler yapım aşamasında birbirine girmiş sonra biri filmi yetiştirmek için alalacele birleştirmiş gibi geldi bana. Bulduğum her kusurda filmin okült temalı olması iyimser yaklaşmam için bahane oldu sanırım.

Merak unsurunun sürekli gizem barındıran repliklerle ayakda tutulmaya çalışılması meraktan çok bıkkınlık yaratıyor, sürekli aklı karışıyor izleyicinin çünki. Yalnız garip şekilde filmdeki okült atmosferi başarılı bulduğumu ekleyeyim.

Sabırla izleyin derim, eğer film bittiğinde aynı şeyleri hissediyor olursak şöyle bir his içinde olacaksınız: Keşke süresi kısaltılıp Masters of Horror da bir bölüm olsa idi.Bunu neye dayanarak söylüyorum, ilk yarım saati ve filmin final sahnelerini ayrı ayrı hafızamda birleştirip filmi zihnimde tekrar izledim.Keşke daha başarılı olsaydım dediğim, yine de olduğu kadarıyla yetindiğim ve diğer kötü güncel yapımlara göre iyi bulduğum, kararsızlıklarla boğuştuğum film. Siz yine de izleyin, en azından filmlerdeki okült atmosferlere ilginiz varsa. Ve son bir hatırlatma: ne alakası var dediğiniz sahneleri fazla takmayın, montajda karışmıştır:) İyi seyirler.

Melisa Aydın










Pelts

Yönetmen:Dario Argento
Senaryo:Mick Garris, Matt Venne
Oyuncular:Meat Loaf, John Saxon, Ellen Ewusie
Yapım Yılı: 2006
Ülke: ABD, Kanada


Korku Filmleri Yorumu: Kış aylarında üzerinize büyük paralar karşılığı satın ya da hediye aldığınız bir ceset giymek nasıl bir duygu olurdu? Ya da bu cesetten para kazanmak gözünüzü karartsaydı? Peki ya bunun bir bedeli olsaydı? Öder miydiniz?

Dario Argento Masters of Horror serisinin birinci bölümünde Jenifer ile alt üst ettiği zihnimizde ikinci sezon kanlı bir çukur daha açıp içine atıyor bizi, hem de en sanatkar müzikler eşliğinde. Dikkate alınmayacak kadar kanıksanan , vahşeti dahi göz ardı ettiren insani hırsların bedelini ağır ödetiyor usta.

Pelts , bir tür hesaplaşma.Bu hesaplaşmada kaybeden taraf düşünen, karar verebilen, vahşeti sorgulamadan hedefine giden yolda basamak gibi gören insan. Biz hayvanseverlerin tabiriyle ceset konfeksiyonuorganizasyonunda bir şekilde sisteme hizmet eden insanoğlu. Dario Argento bu ödeşmeyi lanetunsurundan yola çıkarak işliyor. Şiddeti hiçe sayıp zavallı rakunların canını para hırsları yada daha masumane ve sıradan bir tabirle geçim kapısı için alan, onların kürklerini dünyanın herhangi bir yerinde üzerlerine giymek için sabırsızlanan zengin kadınların beklentileri için türlü aşamalardan geçirip işleme tabi tutan tüm sistem çalışanları bu ödeşmede kaybeden taraf. Bu sıradan ve kolay görünen senaryo, Argentonun ellerinde zorlayıcı, afallatıcı, düşündürücü sahnelerine yapılan müzik vurgusu ile tuhaf, huzursuz eden bir filme dönüşüyor.

Film karakterleri sıradanlıkları ile çok fazla hayatın içinden.Bu karakterlerin ölüm şekli ise daha önce beyazperdede görmediğiniz kadar sıra dışı.Filmin sıradan-sıradışı çizgisi ölüm sahnelerinde belirginleşip ayrıksılaşıyor. Görüntü-müzik iç içe geçen hologramlar gibi, aynı zamanda ters orantı kurup yine de aynı yerde birleşiyor. Perdede sergilenen gönüllü ölüm seremonisi, lanetten nasibini almış kişinin katkıda bulunduğu bir canlının canını alma konusundaki kayıtsızlığı yanında, kendi ölümüne giden yolda, o canlı için yapılan işlemi kendisine yüzündeki memnun ifadeyle adım adım katılarak gerçekleştirmesi, bir yanda fondaki sanatkar müzik allak bullak olmamız için hayli hayli yeter sanırım. Bahsettiğim kayıt ve kayıtsızlık sadece rakunların hayatına karşı değil, film karakterlerinin birbiri hakkındaki durumlarına göre de belirgin şekilde sergileniyor. Burada oğluna rakun tuzakları hakkında bilgi veren baba, silik karakterli, para için tüm kavramları hiçe sayan adamın ortağına kanlı ölümlerin gerçekleştiği evde bu işten kazanacakları parayı anlatan filmin esas ve antipatik adamı, yine bu esas adamın atölyesinde işçilerine karşı acımasız hükümleri, manken kızın bu adamı önce reddederken kürkün cazibesine dayanamayıp her şeye rağmen sonra bir kere de olsa ilişki için onaylaması. Tüm bunlar trajedik ve iç bulandıran duygular eşliğinde izleyicinin insani kimliği ve hümanizm hakkında sorgulama yapmasına sebep oluyor. Bu sorgulama eşliğinde bir yandan devam eden ölüm sahneleri ile insan kibirinin gerektirdiği her şey insanlar için şartlanmasıdağılmaya başlıyor. Filmin ilk sahnelerinde sevimli bir rakunun kendisi için hazırlanan kapanın tuzağına düşmeden önce kameraya attığı hüzünlü bakış zaten bu dağılmanın başlaması için küçük bir adım. Daha sonraki sahnelerde genç bir çocuğun aynı kapan vasıtası ile yüzündeki mutluluk vurgusu eşliğinde, sevdiği bir hatırayı hatırlar gibi huzurlu fakat korkunç ölümü, izleyiciye özdeşleşme çelmesi takıyor. Neticede herkes mutlu ,huzurlu ölümü tercih eder fakat kimsenin çıkıp da kafamı rakun kapanına sokup keyif içinde öleyim diyeceğini sanmıyorum.

Film ilk sahnelerinde diğer tüm Dario Argento filmlerinde bolca karşılaştığımız bir Argento klasiği başlar: Kanlı ustura, deri eldiven. Bir adam usturasını musluğun altında yıkamaktadır. ( bilin bakalım kimin eli )Ustanın gerilimi yanıbaşımıza kadar getiren tek plan kaçış sahnesi ve bu çekimde kullandığı teknik, özgün renklendirme çalışmaları, elbette ki Simonettinin sersemleten müziği, detaylı ve burnumuzun dibinde şahit oluyormuşcasına geren ölüm sahneleri ve bunlara vurguladığı şekilsel farklılıklar her zamanki gibi bir Argento filminde olmasa olmaz adlettiğimiz özellikleri filmin.Üzerine odaklanılan ve izleyeni nefret ettirecek derecede geren ( evet usta filmde bu karaktere karşı üst seviyede negatif düşünmemizi sağlıyor ve bir de bu şekilde geriyor ) karakter için hazırladığı son belki ustanın filmografisi için doruk noktası değil fakat tüm Masters of Horror serisinin en çarpıcı sonlarından biri olma özelliği taşıyor.

Pelts, türünü bir kenara bırakırsak-ki ne giallo ne de doğaüstü diyebiliriz net olarak, dramatik bir yanı da var. Kurban-suçlu arasındaki hesaplaşma için gerçekleşecek adalet sadece insanlar için diyebilir, yada hayvanların kürkleri için vahşice katledilmesi karşısında duyarlı davranabilirsiniz. Pahalı ve lüx olduğu için onlara sahip olmak bir tür güç sağlayabilir erkek yada kadın için, ya da sizce ceset kuşanmak iğrençtir. Emin olun Peltsi izledikten sonra Dario Argentoya olan hayranlığınız azalmayacağı gibi, eğer bir hayvanseverseniz bu hayranlık çok daha artacaktır.Argento sineması goreyi bu kez rakunların hizmetine sunmuş, Mavi ışıklar€ın lanetinden uzak durun. Kürklere heves ettiğinizde iki kez düşünün.Peltsi mutlaka izleyin.

Melisa Aydın