Drag Me To Hell

Yönetmen:Sam Raimi
Senaryo:Sam Raimi, Ivan Raimi
Oyuncular:Alison Lohman, Justin Long, Lorna Raver, Dileep Rao, Adriana Barraza
Yapım Yılı: 2009
Ülke: ABD


Korku Filmleri Yorumu: Sene 1969 Califonia. Göçmen oldukları belli olan bir çift araçları ile büyük bir evin önünde durur. Araçtan çıkan ve kucağında oğlu olan panik halindeki bir kadın telaşla evin kapısını çalmakta ve yardım istemektedir. Kapıyı açan kadına oğlundaki tuhaf durumdan bahseder ve eve girerler. Burada müthiş bir açılış sekansı ile filme giriş yapan Raimi, son dönem korku sinemasında eski sinemacılık gücünü ve kalitesini günümüzde de sürdürebilmenin ayrıcalığını hissettirir ilk dakikalardan itibaren. Drag me to hell, ilk dakikalarından son saniyesine kadar aynı heyecanı bozmadan filmin tüm süresine yayabilen kaliteli bir film. Gerçek bir korku filmi olmayı kan kullanmadan başarabilen, geren ve fragmanından gördüğümüz kadarı ile yükselen beklentilerimizi karşılayabilen ve bunu Sam Raimi ayrıcalığı ile sergilerken son dönem korku sinemasında, türdeşleri yanından alnının akı ile çıkan başarılı bir yapım. Filmdeki tüm oyuncuların figüranlar da dahil özenle iş çıkardığını gönül rahatlığı ile söyleyebilirim ki karanlık spritüal güçler ile ilgili bir konusu olduğu halde kurguya sardığı gerçeklik hissi güçlü oyunculuk yetenekleri ile bütünleşip filmi gerçek bir korku filmi yapmış.

Sene: günümüz. Genç bir bankacı kadın Christine görünüşte monoton bir hayat sürmekte, erkek arkadaşının kalbini tam anlamı ile kazanmak için ( erkek arkadaşının annesi ile yaptığı telefon görüşmesinden anladığımız kadarı ile ) kariyerine özen göstermektedir. Bu genç kadının yüzündeki keyifsiz ifadeden anladığımız kadarı ile hayatının en önemli amacı erkek arkadaşı ve işindeki başarı grafiğinin doğru orantılı olmasını sağlamaktır. Bir gün bankaya gelen yaşlı bir kadın Bayan Ganush hakkında bir karar vermesi gerekir. Bu karar ona patronu tarafından paslanan, Christinee işinde inisiyatif kullanma hakkı gibi görünen riskli bir karardır ( neye göre, kime göre ?). Yaşlı kadın hayattaki tek dayanağı olan evinden atılma tehlikesi ile yaşamakta ve bankadan kredi istemektedir. Ve genç bankacı bir karar verir. Kaderin sorgulanması, filmde zaman zaman karşımıza çıkan felsefi açılımlarla gerek karakterlerin, gerek izleyicinin yorumlanması ile anlam kazandırılan bir unsur. Genç kadının verdiği karar, dünyevi hırslarına bir adım daha yaklaşmasını sağlarken, kaderine dahil olan yaşlı kadın için bir onur savaşına dönüşüyor başlangıçta. Öyle ki, hem evini kaybeden, hem de Christine tarafından bankadaki çalışanlar yanında rencide edici bir duruma düşürülen kadının intikamı oldukça ağır bedeller ödetiyor. Bu intikam spritüal karanlık güçlerin yaklaşması uslubu ile adım adım örülürken, içine düştüğü tehlikenin boyutlarını tam olarak idrak edemeyen kurban durumundaki Christine karakteri de endişe ve panik psikolojisini mimikler ve yüz ifadelerine ağırlık vererek başarılı şekilde kurguya adaptasyonu sağlamış ve materyal dünya ile lanet unsuru arasındaki dengeyi bu şekilde daha iyi kurmuş diye düşünüyorum. Zaten bu aktriste film itibarı ile en çok dikkatimi çeken bu oldu. Filmin yükünü yaşlı kadın karakterinin sırtına yüklemeden denge ile paylaşmış ve üzerine düşen rolü çok iyi oynamış. Kaynağının ne olduğuna emin olduğunuz tekinsiz olaylar zinciri , üzerlerindeki gizem perdesinin açık olmasına rağmen kusursuza yakın ürkütücülük atmosferi filmin heyecanını ve temposunu düşürmemiş. Genç kadının vicdan azabı çizgisi ile yaşadıklarına dair endişesi o kadar iç içe ki, sınırı ve yoğunlaşmayı anlamak mümkün değil. Kaldı ki yaşlı ürkütücü kadın için de acımak ile korkmak arasındaki sınır da o denli iç içe. Yalnız net olan bir şey var ki, izleyicinin asıl endişesi Christine üzerinde yoğunlaşmış durumda. Her an zirveye çıkacak izlenimi veren tekinsiz olaylar, gerçekmiş gibi görünen rüya sekansları, olayla mantıklı açıklama getirmeye ve bu şekilde anlamaya çalışan destek olan erkek arkadaş modeli ( bu erkek arkadaşın kızın kendisini kabul ettirmesi gereken, kariyer sahibi bir gelin isteyen bir ailesi vardır ) Sam Raiminin usta kamerası ve kurgusu ile birleşince sinirleri tavan yapan ve kontrolden çıkmaya başlayan Christine karakterinin gündüz ve gece kabusları hız kesmeden sürerken adeta nefes almadan izliyoruz olan biteni. Çaresizlik içinde boğulan genç kadın, gerilimli olaylar henüz tam olarak başlamamışken gittiği falcıdan bir kez daha yardım isteyecektir. Buradaki falcı film için çok önemli bir köprü görevinde: olayların sebep ve sonuçlarına dair bilgi aktarımı yapabilen bir anlamlandırma görevi bu.

Spritüal saldırıların sahnelenmesinin, özellikle son dönem korku sineması örneklerindeki görsel işleyişe göre gerek mekanik gerekse gerçekçilik izlenimi olarak bir hayli başarılı olduğuna inanıyorum. Neden bilmem, korku filmlerinde zaman zaman eğrilen, dönen ve sonra tekrar normale dönen kamera açılarına bayılırım. Raiminin kimi sahnelerde kullandığı bu teknik şimdi normal olmayan bir duruma hazır olunsinyali vermiş.

Drag me to hell, her karesi, her sahnesi ile özgün bir film. Spoiler vermemek için inanın kendimi zor tutuyorum. Öyle sahneleri var ki, gördüğünüz hiçbir filmde benzerine rastlamadığınız niteliklere sahip. Christine karakterini canlandıran aktistin yeni dönem korku sinemasında özlem duyduğum rolle bütünleşme ve kurguya adaptasyongörevini çok ama çok iyi bir performansla gerçekleştirmesi filme ve yönetmene olduğu kadar oyuncuya da olan hayranlığımı yükseltti açıkçası. İşte hep anlatmak isteyip ifade edemediğim güzel kadın ve korku filmikonsepti tam olarak nasıl olmalı, bunu oyunculuğu ile ifade ediyor kendisi.Film gücünü onun güzelliğinden değil, bunun kat kat üzerinde olan oyunculuğundan alıyor. Lanet ve büyü temalı film, başrol karakteri kadar izleyiciye de cehennemi dehşeti yaşatan çok başarılı bir yapım. Sam Raimiye ne kadar teşekkür etsek az. Uzun zamandır böyle bir film izlemedim diyeceğiniz filmi kesinlikle tavsiye ediyorum.İddea ediyorum ilk saniyeden son saniyeye dek koltuğunuzdan kalkamayacaksınız. Yanınızda susadığınızda içmek için bir bardak su bulundurun, yoksa mutfağa gitmek için filmin bitmesini bekleyeceksiniz. İşte o derece iyi. Mutlaka izleyin, mutlaka€¦

Melisa Aydın




Portal

Yönetmen:Geoffrey Schaaf
Senaryo:George Blumetti, Maurice Kelly
Oyuncular:Chris Conrad, Alexander Martin, Katherine Hawkes, Brock Kelly
Yapım Yılı: 2008
Ülke: ABD


Korku Filmleri Yorumu: Öncelikle belirtmeliyim ki, film aynı ismi taşıyan 2009 yapımı The Portal isimli film ile çok karıştırılıyor. Bu film, diğer filmle en küçük benzerliği yada yakınlığı olmayan, kenarda köşede kalmış oldukça ilginç bir korku filmi. Filmin 2008 yapımı olduğunu öğrendiğimde, 2008 yapımı yeni bir film ne kadar sürükleyici olabilir ki diye her zamanki önyargılarımla aklımda yorum yapmıştım. Filmi izlemeye başladığım ilk dakikalarda bu önyargımın yıkıldığını itiraf etmeliyim. Bu yaklaşık 20 dakika böyle de sürdü. Film size henüz başlangıcında iken, bildiğiniz Masters of Horror serisi filmlerinin atmosferine benzer bir havanın içine çekiyor. Açıkçası çok da iyi olurmuş süre biraz kısaltılsa ve seriye bölüm olarak eklense imiş. Ancak ne olursa olsun, karşımızda okült bir film var ve bu bile türe ilgi duyanlar için heyecan verici bir bilgi aktarımı yaptığımı işaret ediyor.Buna rağmen ne yazıkki bolca kusur barındıran bir yapım, sevmekle sevmemek arasında kaldım ve hala kararsızım. İlk 20 dakikada gösterilen özen eşit olarak ve dengeli şekilde sona kadar korunabilseydi, filmin çok iyi bir yapım olduğunu söyleyebilirdim.
Yoğun sisin boğuculuğu arasında bir araç ve araçta son derece sempatik iki genç adam. Bu arkadaşlar, filmin diğer oyuncuları yanında en iyi oyunculuk performanslarını gösteriyorlar ayrıca. Geri kalan ekibin oyun güçleri o kadar kötü ki, açıkçası çocukken ilkokul müsamerelerinde çok daha iyilerini görmüştüm desem abartmış olmam. Hooke ve Gibbs, bir yandan sisler içinde araç kullanmaya çalışmakta, diğer yandan ürkütücü ortama film ve zombi muhabbetleri ile heyecan katmaya devam etmektedir. Şaşkın bir şekilde yola devam edemeyeceklerini anladıklarında geceyi ( yada gündüzü ) geçirmek ve havanın düzelmesini beklemek için karşılarına çıkan ilk pansiyonda konaklamaya karar verirler. Bu iki adam kapıdan içeri girer girmez, İn the Mounth of Madness filmini hatırladım, bunu çağrıştıran pansiyon sahibi mi oldu yoksa içerdeki tasarım mı bilmem, ancak film aklıma geldi bir an için.( O filmi hemen çook uzak bir mesafeye atıyorum, gelmiş geçmiş en iyi korku filmlerinden biridir, karşılaştırma yapmam mümkün değil ).

Neyse, pansiyonda göze batan iki şeyden biri inanılmaz kötü oyunculuk sergileyen diğer konuklar, diğeri aynı performansda geri kalmayan pansiyon sahibi aile.

Ve elbette ki ürkütücü ve gizemli olaylar gerçekleşmeye başlar.Filmde kullanılan müziklerin de oldukça uyumlu olduğunu söylemeliyim, yorucu olmayan, ürperten, kulağa hoş gelen korku filmine yakışan tınıları var fonda kullanılan müziğin. Yalnız filmde kurgu oldukça karışık, düzensiz ve bağlantısız. Kareler yapım aşamasında birbirine girmiş sonra biri filmi yetiştirmek için alalacele birleştirmiş gibi geldi bana. Bulduğum her kusurda filmin okült temalı olması iyimser yaklaşmam için bahane oldu sanırım.

Merak unsurunun sürekli gizem barındıran repliklerle ayakda tutulmaya çalışılması meraktan çok bıkkınlık yaratıyor, sürekli aklı karışıyor izleyicinin çünki. Yalnız garip şekilde filmdeki okült atmosferi başarılı bulduğumu ekleyeyim.

Sabırla izleyin derim, eğer film bittiğinde aynı şeyleri hissediyor olursak şöyle bir his içinde olacaksınız: Keşke süresi kısaltılıp Masters of Horror da bir bölüm olsa idi.Bunu neye dayanarak söylüyorum, ilk yarım saati ve filmin final sahnelerini ayrı ayrı hafızamda birleştirip filmi zihnimde tekrar izledim.Keşke daha başarılı olsaydım dediğim, yine de olduğu kadarıyla yetindiğim ve diğer kötü güncel yapımlara göre iyi bulduğum, kararsızlıklarla boğuştuğum film. Siz yine de izleyin, en azından filmlerdeki okült atmosferlere ilginiz varsa. Ve son bir hatırlatma: ne alakası var dediğiniz sahneleri fazla takmayın, montajda karışmıştır:) İyi seyirler.

Melisa Aydın










Pelts

Yönetmen:Dario Argento
Senaryo:Mick Garris, Matt Venne
Oyuncular:Meat Loaf, John Saxon, Ellen Ewusie
Yapım Yılı: 2006
Ülke: ABD, Kanada


Korku Filmleri Yorumu: Kış aylarında üzerinize büyük paralar karşılığı satın ya da hediye aldığınız bir ceset giymek nasıl bir duygu olurdu? Ya da bu cesetten para kazanmak gözünüzü karartsaydı? Peki ya bunun bir bedeli olsaydı? Öder miydiniz?

Dario Argento Masters of Horror serisinin birinci bölümünde Jenifer ile alt üst ettiği zihnimizde ikinci sezon kanlı bir çukur daha açıp içine atıyor bizi, hem de en sanatkar müzikler eşliğinde. Dikkate alınmayacak kadar kanıksanan , vahşeti dahi göz ardı ettiren insani hırsların bedelini ağır ödetiyor usta.

Pelts , bir tür hesaplaşma.Bu hesaplaşmada kaybeden taraf düşünen, karar verebilen, vahşeti sorgulamadan hedefine giden yolda basamak gibi gören insan. Biz hayvanseverlerin tabiriyle ceset konfeksiyonuorganizasyonunda bir şekilde sisteme hizmet eden insanoğlu. Dario Argento bu ödeşmeyi lanetunsurundan yola çıkarak işliyor. Şiddeti hiçe sayıp zavallı rakunların canını para hırsları yada daha masumane ve sıradan bir tabirle geçim kapısı için alan, onların kürklerini dünyanın herhangi bir yerinde üzerlerine giymek için sabırsızlanan zengin kadınların beklentileri için türlü aşamalardan geçirip işleme tabi tutan tüm sistem çalışanları bu ödeşmede kaybeden taraf. Bu sıradan ve kolay görünen senaryo, Argentonun ellerinde zorlayıcı, afallatıcı, düşündürücü sahnelerine yapılan müzik vurgusu ile tuhaf, huzursuz eden bir filme dönüşüyor.

Film karakterleri sıradanlıkları ile çok fazla hayatın içinden.Bu karakterlerin ölüm şekli ise daha önce beyazperdede görmediğiniz kadar sıra dışı.Filmin sıradan-sıradışı çizgisi ölüm sahnelerinde belirginleşip ayrıksılaşıyor. Görüntü-müzik iç içe geçen hologramlar gibi, aynı zamanda ters orantı kurup yine de aynı yerde birleşiyor. Perdede sergilenen gönüllü ölüm seremonisi, lanetten nasibini almış kişinin katkıda bulunduğu bir canlının canını alma konusundaki kayıtsızlığı yanında, kendi ölümüne giden yolda, o canlı için yapılan işlemi kendisine yüzündeki memnun ifadeyle adım adım katılarak gerçekleştirmesi, bir yanda fondaki sanatkar müzik allak bullak olmamız için hayli hayli yeter sanırım. Bahsettiğim kayıt ve kayıtsızlık sadece rakunların hayatına karşı değil, film karakterlerinin birbiri hakkındaki durumlarına göre de belirgin şekilde sergileniyor. Burada oğluna rakun tuzakları hakkında bilgi veren baba, silik karakterli, para için tüm kavramları hiçe sayan adamın ortağına kanlı ölümlerin gerçekleştiği evde bu işten kazanacakları parayı anlatan filmin esas ve antipatik adamı, yine bu esas adamın atölyesinde işçilerine karşı acımasız hükümleri, manken kızın bu adamı önce reddederken kürkün cazibesine dayanamayıp her şeye rağmen sonra bir kere de olsa ilişki için onaylaması. Tüm bunlar trajedik ve iç bulandıran duygular eşliğinde izleyicinin insani kimliği ve hümanizm hakkında sorgulama yapmasına sebep oluyor. Bu sorgulama eşliğinde bir yandan devam eden ölüm sahneleri ile insan kibirinin gerektirdiği her şey insanlar için şartlanmasıdağılmaya başlıyor. Filmin ilk sahnelerinde sevimli bir rakunun kendisi için hazırlanan kapanın tuzağına düşmeden önce kameraya attığı hüzünlü bakış zaten bu dağılmanın başlaması için küçük bir adım. Daha sonraki sahnelerde genç bir çocuğun aynı kapan vasıtası ile yüzündeki mutluluk vurgusu eşliğinde, sevdiği bir hatırayı hatırlar gibi huzurlu fakat korkunç ölümü, izleyiciye özdeşleşme çelmesi takıyor. Neticede herkes mutlu ,huzurlu ölümü tercih eder fakat kimsenin çıkıp da kafamı rakun kapanına sokup keyif içinde öleyim diyeceğini sanmıyorum.

Film ilk sahnelerinde diğer tüm Dario Argento filmlerinde bolca karşılaştığımız bir Argento klasiği başlar: Kanlı ustura, deri eldiven. Bir adam usturasını musluğun altında yıkamaktadır. ( bilin bakalım kimin eli )Ustanın gerilimi yanıbaşımıza kadar getiren tek plan kaçış sahnesi ve bu çekimde kullandığı teknik, özgün renklendirme çalışmaları, elbette ki Simonettinin sersemleten müziği, detaylı ve burnumuzun dibinde şahit oluyormuşcasına geren ölüm sahneleri ve bunlara vurguladığı şekilsel farklılıklar her zamanki gibi bir Argento filminde olmasa olmaz adlettiğimiz özellikleri filmin.Üzerine odaklanılan ve izleyeni nefret ettirecek derecede geren ( evet usta filmde bu karaktere karşı üst seviyede negatif düşünmemizi sağlıyor ve bir de bu şekilde geriyor ) karakter için hazırladığı son belki ustanın filmografisi için doruk noktası değil fakat tüm Masters of Horror serisinin en çarpıcı sonlarından biri olma özelliği taşıyor.

Pelts, türünü bir kenara bırakırsak-ki ne giallo ne de doğaüstü diyebiliriz net olarak, dramatik bir yanı da var. Kurban-suçlu arasındaki hesaplaşma için gerçekleşecek adalet sadece insanlar için diyebilir, yada hayvanların kürkleri için vahşice katledilmesi karşısında duyarlı davranabilirsiniz. Pahalı ve lüx olduğu için onlara sahip olmak bir tür güç sağlayabilir erkek yada kadın için, ya da sizce ceset kuşanmak iğrençtir. Emin olun Peltsi izledikten sonra Dario Argentoya olan hayranlığınız azalmayacağı gibi, eğer bir hayvanseverseniz bu hayranlık çok daha artacaktır.Argento sineması goreyi bu kez rakunların hizmetine sunmuş, Mavi ışıklar€ın lanetinden uzak durun. Kürklere heves ettiğinizde iki kez düşünün.Peltsi mutlaka izleyin.

Melisa Aydın




Inferno

Yönetmen:Dario Argento
Senaryo:Dario Argento
Oyuncular:Leigh McCloskey, Irene Miracle, Eleonora Giorgi, Daria Nicolodi
Yapım Yılı: 1980
Ülke: İtalya


Korku Filmleri Yorumu: Dario Argentonun okült zeminli kült serisi Cadı üçlemesi yada 3 anne efsanesinin bu bölümü seriyi dengede tutan, triolojiyi en iyi yansıtan bölümüdür, ancak çoğunluk böyle düşünmez-saygı duymak gerekir. İlk bölüm olan Susprianın popülarite ölçüsü göze alındığında o filmin gölgesinde kalmış olan bölümün ilk dikkat çeken yanı, yönetmenin Suspriadaki özenli kırmızı renk çalışmasının bu kez mavi tonların çarpıcı kullanımı ile süslenmiş olması.Argentonun filmlerinin en belirgin özelliklerinin başında, kullanılan renk ve müziğin uyumlandırılması gelir ki, müzikler sadece film ile değil aynı zamanda renklerle de uyum içindedir. İnfernoda Goblin yerine Keith Emerson ile çalışmış olan Argento, tıpkı Susprianın yoğun ve parlak kırmızısındaki Goblin uyumu gibi bu kez İnfernonun gece mavisi parlaklığına yakışan tınıları Emerson ile keşfetmemizi sağlamıştır. Dikkat edilirse her 3 bölümde farklı şehirlerde geçer. Müzikal anlamda Goblin Almanyadaki gothic bale okuluna ne kadar çok yakıştı ise, Emerson da Newyorkun gece mavisine o denli yakışmıştır.

Mater Tenebrarum ( Karanlıklar Annesi ) İnfernonun başcadısıdır. ( Susprianın ana cadısı İniltiler Annesi ve son halka olan La Terza Madreninki ise Gözyaşları annesi idi hatırlarsanız ). Bu genç ve en güzel cadı, film içinde zaman zaman tüm alımıyla başrol karakterine görünecek ve onun aklını karıştıracaktır.

Newyorkda yaşayan genç kadın ,şair Rose, eski eşyalar satan bir dükkandan Latince bir kitap satın alır.Kitap mimar Varelli tarafından kaleme alınmıştır ve Üç anneler efsanesini anlatır . Rose kitabı okudukça, oturduğu evin cadılar tarafından özel olarak yaptırıldığını anlar ve Romada yaşayan müzik öğrencisi kardeşi Marca mektup yazıp kendisine yardımcı olması için Newyorka çağırır. Marc bu andan itibaren yukarda bahsettiğim genç kızı görmeye başlar ( kucağında bir kedi ile birlikte). Daha sonraki sahnelerde insana saldıran kediler dikkate alınırsa kucağında kedi ile görünen güzel cadının pek de tekin olmadığı anlaşılacaktır. Kızkardeşinin mektubu üzerine Newyorka gelen Marc ürkütücü olayların peşine düşer. Suspriada filmin açılış sahnelerinde okuldan kaçan kız tarafından ana karaktere verilen ipucu, İnfernoda kızkardeşinin şüpheli ölümünü araştırmaya başlayan Marca kızkardeşi tarafından farklı şekilde bırakılacaktır. Görüldüğü üzere her iki bölümde de Argento izleyiciyi tıpkı ana karakter gibi filmin başlarında küçük bir ipucu ile baş başa bırakır, film boyunca peşinden sürükler ve kilidi açacak anahtarı kendi elinde tutar. Filmin unutulmaz sahneleri vardır ki bunların en unutulmazı odadaki su altı sahnesidir. Zaten başlı başına uyumsuzluğun uyumu olan odanın zemini altındaki su unsuru, içinde yüzen cesetlerle birlikte perdeden dışarı taşıp izleyeni boğacak kadar ürkütücü bir görselliğe dönüşür. Doğaüstü korku türünden olan İnfernonun bu sahnesinde , yönetmenin giallolarında ve giallo türüne en çok yakıştırdığımız düğümü çözmeye yada yardımcı olmaya yarayacak hedef olan objeye ulaşamamanın yada binbir zorlukla ulaşılabilmenin gerginliği anahtar objesi üzerinden işlenir. Bazen keşke İnferno serinin ilk bölümü olsa idi diyorum. Suspria ile arasındaki tuhaf rekabetin gizemini çözebilmemiz için bu filmin gölgesiz izlenmesi gerekiyor. Hala Suspria yı izlemediyseniz ilk önce İnfernoyu izleyin. Birbirinden ürkütücü, renk ve müziklerin uyum içinde olduğu sahneleri ile üçlemeden bağımsız düşünüldüğünde dahi gerçek bir korku başyapıtı olan filmin dönemi de düşünülürse, Dario Argentonun neden korku sinemasında efsane isim olduğu fark edilecektir. Argento kendi sinemasını referans alır ve bu referans kusursuzluğun bütünlediği parçaların sunumudur. İnferno, kusur bulmakta zorlanacağınız bir film ve bulsanız dahi bu Suspria ile yapacağınız karşılaştırmadan dolayı olacaktır ve unutmayın, o da bir Argento filmi.

Melisa Aydın




Witch House

Yönetmen:Stuart Gordon
Senaryo:H.P. Lovecraft (öykü), Stuart Gordon, Dennis Paoli
Oyuncular:Ezra Godden, Jay Brazeau, Campbell Lane, Chelah Horsdal
Yapım Yılı: 2005
Ülke: ABD


Korku Filmleri Yorumu: From Beyond, Re- Animator, Dagon dersem kimi hatırlarsınız, tabi ki Stuart Gordon. Peki H.P.Lovecraft dersem? Neleri hatırlamassınız ki. Uzun zamandır tüylerim diken diken olmamıştı diyorsanız Masters of Horror’da bu iki devi bir araya getiren “Cadı evinde rüyalar” ı izlemeniz gerekir. Okültizm, necronomicon, cadı, büyücü gibi fenomenleri ile günümüze kadar bir çok korku ustasına açık ilham kaynağı olan Lovecraft’a ne kadar teşekkür etsek azdır korkuseverler olarak. Serimizin bu bölümünde yazarımız izleyiciyi can damarından vurmuş, okült bir kurguya bilimsel açıdan göz kırparak : gökbilimcileri, yıldızları bilimsel gerçekleri öykünün bir yerinde kurguya yedirmiş, hemde paralel boyutları işin içine katarak.Tek amacı gürültüsüz bir ortamda ders çalışmak olan genç bir öğrenci, kiralık bir ev bulur. Tahmin edeceğimiz gibi sıradışı olaylar başlayacaktır o evde. Ama ne sıradışı! Bizi en çok yerimizden zıplatacak olan şudur, tam şimdi bu olacak dediğimiz her karede yanılırız. Kurgu sadece sonda değil her karede süprizlerle doludur. Başrol kahramanımız çırpınır durur, ne biz , nede o huzura erer. İnsan suratlı fare, duvarların içindeki sesler, cadılar, necronomicon, iyi niyetli bir genç adam, eski bir ev, evdeki gizemli yaşlı adam gibi unsurları bi araya getiren Lovecraft’ın kaleminden damlayan korkuyu Stuart Gordon ‘un kamerasından izlemek ayrı bir keyife dönüşür.Genç kahramanımızın rüya ile gerçeği karıştırmaya başlaması ile birlikte biz izleyenlerin de bu algısal yanılsama döngüsünde kalması, öyküye adaptasyon aşamasında okült öğelerde mantıksallık aramamızı engelliyor ki bu bir tür mesafeye sebep oluyor yazarın hayal gücü ile aramızdaki yolda. Elbetteki bu mesafenin amacı belli: şok etkisini ,gerilim dozunu dengede tutmak.Olayların çığrından çıkması ile birlikte, yan karakterlerden birinin en başından beri anlatmaya çalıştığı izleyene nefes aldırmayan kasvetli olaylar örgüsündeki gotik atmosfer filmin son saniyesine kadar dengede duruyor. Bu dengeyi bozmak imkansız, bu da Lovecraft’ın gücüdür zannımca..

Melisa Aydın