dark circles

Yönetmen: Paul Soter
Senaryo: Paul Soter
Oyuncular: Pell James, Johnathon Schaech
Yapım Yılı: 2013
Ülke: ABD


Konu: Şehir hayatından usanmış olan Alex ve Penny, yeni doğmuş bebeklerini büyütmek üzere kırda sakin bir eve taşınmaya karar verirler. Ancak br süre sonra bu karardan pişman olmaya başlayacaklardır. Bebek sürekli ağlayıp durmakta, çiçeği burnunda anne babayı geceleri bir an olsun uyutmamaktadır. Yandaki arsada başlayan yeni ev inşaatından gelen gürültüler de çiftin gündüz uykusu çekmesine engeldir. Uykusuzluk ve stres Alex ve Penny’nin hayatlarını alt üst eder. Hem Alex hem de Penny bir süre sonra halüsünasyon görmeye başlarlar. Ya da halüsünasyon gördüklerini düşünürler. Her ikisi de evin çevresinde ve içinde gizemli bir kadının dolaştığını görmektedir. Ya da belki de bir hayli ucuza aldıkları bu yeni ev aslında “hayaletlidir”.

After Dark Films’in yeni filmi Dark Circles, ilk bakışta aynı şirketin 2011 yapımı filmi “Fertile Grounds“un bir benzeri gibi. Şehir hayatından bunalan genç çiftin kırda lanetli bir eve taşınmaları zaten çok orijinal bir konu sayılamaz. Bir noktaya kadar Fertile Grounds ve benzer filmlerin çizgisinde ilerleyen ve çiftin karşılıklı kafayı yeyip birbirlerini öldürmeleri şeklinde bir aile faciasıyla sonlanacakmış gibi görünen Dark Circles tam anlamıyla sağ gösterip sol vuruyor.

Film, beklenmedik yerden vurma konusunda çok başarılı. Öyküsündeki ana twistlere ek olarak detayları ile de öyle. Hani hepimiz biliriz, bir buzdolabının kapağı açıksa kapanırken illa ki arkasından birşey çıkar. Ya da aynalı banyo dolabı kapandığında, aynada belirecek uğursuz figürleri az çok korku filmi izlemiş herkes bilir ve bekler. Filmde bu gibi sahnelerden doğal olarak bolca var, ancak korku sineması izleyicisinin bu gibi ufak tefek alışkanlıklarını kimi zaman karşılıksız bırakmaya yemin etmiş bir film Dark Circles. Bu gibi bazı küçük sahneleri ile bile, kaliteli korku – gerilim sinemasının konuştuğu dili bildiğini belli eden, o sahnelerde verilmesi gerekli gerilimi çok iyi veren, ama kimi zaman o korku dolu ve alışıldık beklentiyi karşılamayarak klişenin etrafından dolanmasını da bilen bir film.

Dark Circles, hayalet – hayaletli ev öyküsünü, kahramanların yavaş yavaş delirdiği bir kişilik korkusunun içerisinde, spoiler vermemek adına değinmeyeceğim üçüncü bir unsuru da ekleyerek, farklı uçta korku çarpanları olan başarılı bir anlatıda birleştiriyor. Gönül rahatlığıyla tavsiye edebileceğim, kaliteli bir 2013 filmi. Daha ilk açılış sahnesi ile izleyiciyi içine alan, sahne sahne hem gerip hem korkutan irili ufaklı buluşlarla dolu, Sinister gibi benzer konulu fakat durağan bir filmin aksine sürükleyiciliği de olan bir film.




29 şubat

Yönetmen: Jong-hoon Jung
Senaryo: Il-han Yoo
Oyuncular: Eun-jin Baek, Yoon-jeong Choi, Ho Im
Yapım Yılı: 2006
Ülke: Güney Kore


Konu: Ji-yeon otoyol gişelerinde çalışan bir gişe memurudur. Gece mesaisi yaptığı sırada yanaşan siyah bir arabadan kanlı bir bilet alır. Ji-yeon arabanın şöförünü tam olarak göremez. Ertesi gün haberlerde otoyol gişelerinden birinde cinayet işlendiğini ve gişe memurunun öldürüldüğünü öğrenir. Olayı araştıran polisler Ji-yeon ile temasa geçerler. Görünüşe göre kanlı bileti veren aracın sahibi bu cinayetin bir numaralı şüphelisidir. Ji-yeon beraber çalıştıkları iş arkadaşının anlattığı şehir efsanesini dinlediğinde iyiden iyiye endişeye kapılır. Arkadaşının anlattığına göre 12 yıl önce gişelerin yakınında trajik bir kaza olmuş, mahkumları taşıyan bir araçta çıkan yangın sonucu araçtaki mahkumlar yanarak ölmüştür. Bu mahkumlardan birinin bedeni ise hiç bulunamamıştır. Efsaneye göre bu mahkumun hayaleti 4 yılda bir, her 29 Şubatta, cinayetler işlemektedir. Ji-yeon gizemli ve yüzü yanmış bir kadının kendisini takip ettiğini görür ve polislerden yardım ister. Ona göre, cinayetleri işleyen bu kadındır ve şimdi de onun peşindedir. Polisler Ji-yeon’un hikayesine inanmazlar, ancak cinayetler devam etmektedir ve Ji-yeon tehlikededir.

29 Şubat, Asya sinemasının alışık olduğumuz hayalet öykülerinden farklı bir film. 4 Horror Tales (4 Korku Öyküsü) projesinin 4 filminden biri olan 29 Şubat’ın intikamcı, sırma siyah saçlı hayalet figürünün etrafında örülü çok katmanlı bir öyküsü var. Hayalet öyküsüne ek olarak, aynı zamanda hem bir seri katil filmi, hem de bir gerilim filmi. Bir “şehir efsanesinin” etrafında geliştirilmiş gerilim öğelerinin çok iyi kullanıldığını, ve oldukça da korkutucu bir film olduğunu belirtelim. Hem sıkı bir gerilim filmi izleyeyim, hem de korkayım diyorsanız bu film tam sizlik.




Yönetmen: Anthony Waller
Senaryo: Anthony Waller
Oyuncular: Marina Zudina, Fay Ripley, Evan Richards, Alec Guinness
Yapım Yılı: 1994
Ülke: ABD, Rusya, İngiltere, Almanya


Konu: Bugün size çok bilinmeyen iyi bir gerilim filminden, ve çok bilinmeyen iyi bir yönetmenden bahsetmek istedim. Kısa süre önce Tv2’de denk geldiğim “Nine Miles Down” (Cehenneme Açılan Kapı) filmi ile yeniden aklıma gelen Anthony Waller ve onun ilk filmi Mute Witness. Mute Witness 1990ların en iyi gerilim filmlerinden biri olmasına, üstüne üstlük de bir ilk film olmasına rağmen, nedense Anthony Waller’a hakkettiği ünü ve ilgiyi getirememiştir. Belki de Waller’ın ikinci film seçimi eleştirmenlerce çok iyi bir korku klasiğinin gereksiz devam filmi olarak görülen “An American Warewolf in Paris” olduğu için, belki de yönetmenin kendi tercihi bu yönde olduğu için, bilemiyorum.

Filmin konusuna gelelim: Amerikalı yönetmen Andy Clarke Rusya’da sete dönüştürülen eski bir binada bir slasher filmi çekmektedir. Yönetmenin eşi Karen ve Karen’ın makyaj sanatçısı dilsiz kız kardeşi Billy de sette çalışmaktadırlar. Stüdyoda işlerin yolunda gitmediği bir günün ardından tüm ekip seti terk eder. Billy sette birşey unuttuğundan geri döner, ancak bu sırada içeride kilitli kalır. Dilsiz kız setten uzaklaşanlara sesini duyuramaz. Kız çaresiz bir köşeye oturup sabahı beklemeye başlar. Ancak bir süre sonra stüdyoda bir hareketlilik dikkatini çeker. Slasher filminin çekim ekibindeki bir oyuncu ve bir kameraman ekipten olmayan yabancı bir kadınla amatör bir porno film çekmektedirler. Billy şaşkındır ama az sonra şaşkınlığı yerini korkuya bırakacaktır. Çünkü çektikleri porno değil snuff bir filmdir. Adamlar kadını öldürür ve filme alırlarken Billy de fark edilmeden kaçmaya çalışır. Ancak adamlar birinin onları izlediğini fark etmişlerdir ve binanın içinde bir kovalamaca başlar.

Mute Witness tamamı bir uzun Rusya gecesinde geçen, önemli bir atmosfer gerilimi. Işık ve renkleriyle, konusuyla, set dekorunda geçmesi ve kapalı alan filmi olmasıyla, ilk izlediğimde aklıma Soavi’nin Deliria (Stage Fright) filmini getirmişti. Özellikle filmin eski stüdyo binasında geçen kaçma kovalamadan ibaret ilk yarısını, gerilim bir dil olsa, bu dilin sinemada en iyi konuşulduğu bir 45 dakika olarak değerlendirebilirim. Waller’ın Hitchcock’dan çok etkilendiği ve onu aratmayan bir teknik kullandığı görülüyor. Filmin ikinci yarısında anlatı genişleyip setin dışına çıktığında aslında gerilim bir parça azalmış oluyor ama film bu kez de yine Hitchcockvari bir karmaşık komplo, bir şüphe öyküsünü anlatmaya başlıyor. Bu ikinci yarı da gerilim ve sürükleyicilik açısından sıkı olmakla birlikte içerdiği gerçeği zorlayan çok fazla detay ve ani öykü dönüşleri nedeniyle ilkine göre inandırıcılık açısından daha zayıf.

mute witness

Mute Witness sahtelik ve gerçeklik üzerine bir film. Sinema endüstrisi diyor örneğin film, “sahtedir“. Sinema endüstrisi sahtedir çünkü gerçekte var olmayanı gerçekmiş gibi anlatır ve izleyicileri bu sahteliğe inandırmaya koşullanır. (Snuff filmin çıkış noktası da bunun anti tezi olmasıdır) Sadece o da değil, her türlü dışavurum sahtedir çoğu kez, konuşma bile. Sözlerimiz çoğu zaman gerçek bizi yansıtmaz, günlük önemsiz içeriği bile yalanlarla doludur. Görünüşümüz de sahtedir. Görünüşümüzün de sözlerimizin de temel fonksiyonu çevremizle uzlaşmaktır ve bu uzlaşı içinde gerçek bizi barındırmaz. İşte bu sahte endüstrinin, sinemanın içindeki, hayatını sahtelik üreterek kazanan (makyaj sanatçısı) Billy, aynı zamanda dilsiz olduğundan ve insanlarla iletişim için sahte sözlerden muaf olduğundan, gördüğünün gerçek bir cinayet olup olmadığını anlayabilmektedir. Ama gördüğünü anlatmak istediğinde kimse ona inanmaz, çünkü gerçeği sahteden ayırt edebilmesini sağlayan dilsizliği kendisini anlatabilmesine ve çevresindekilerle uzlaşabilmesine de engeldir.

Anthony Waller’ın bu ilk filmini, ve bulabilirseniz diğer filmlerini izlemenizi tavsiye ederim. Anthony Waller iyi bir korku ve gerilim anlatıcısı olmasına rağmen, ABD’deki büyük stüdyolarla çalışmadığı için ün kazanmamış bir yönetmen. Örneğin bu ilk filmini Waller tamamen kendi kaynaklarıyla çekmiş. Bu durumda belki filmdeki sahtelik eleştirisini yönetmenin plastik sinema endüstrisi karşıtı politik bir duruşu olması olasılığına bağlayabiliriz.




The Incident

Yönetmen: Alexandre Courtès
Senaryo: S. Craig Zahler, Jérôme Fansten
Oyuncular: Rupert Evans, Anna Skellern, Dave Legeno
Yapım Yılı: 2011
Ülke: ABD, Fransa, Belçika


Konu: Asylum Blackout, ya da Türkçesiyle Akıl Hastanesinde Elektrik Kesintisi, ya da Incident, ya da Türkçesiyle Olay, ya da Türkçe resmi ismyle Cinnet Gecesi, adı konulurken kararsız kalınmış filmlerimizden bir tanesi. Her ne kadar 3 isim de filmi tanımlamak için doğru görünse de içlerinden en tırt olanı her zaman olduğu gibi “filmlere isim koymaktan sorumlu Türk uzmanların” (FİKSTU) koyduğu “Cinnet Gecesi“. (Herhalde 100 tane Cinnet Gecesi Türkçe adı konmuş korku filmi vardır, filmlere FİKSTU isimleriyle hitap eden kişilerin bir filmden bahsederken aralarında nasıl anlaştıklarını doğrusu çok merak ediyorum. Herhalde bol bol zamir kullanılan uzun sohbetler oluyordur) Evet şimdi bu üç ismi birleştirdiğimiz zaman filmin konusu ortaya çıkıyor: Filmimiz, AKIL HASTANESİNDE BİR GECE ELEKTRİK KESİNTİSİ olunca yaşanan OLAYI anlatmaktadır. Bakın “Cinnet” kelimesi arttı mesela, demek ki o parça fazlaymış.

Filmin kahramanları doğal olarak deliler ve hastane görevlilerinden oluşmakta. Burası Bakırköy gibi bir tatil köyü de değil. Yüksek güvenlikli, adamın iki kaşının arasına tak diye çiviyi çakacak nitelikte delilerin tutulduğu bir akıl hastanesi. Dolayısıyla elektrik kesilince işler biraz kontrolden çıkıyor. Çünkü (bilmeyenler için söylüyorum) elektrik yüksek güvenliğin en önemli özelliklerinden biridir.

Talihsiz kahramanımız George (Rupert Evans), George ve Dadaşları isimli bir rock grubunda gitar çalmaktadır. İdealist müzik türünde fazla para olmadığı için de o ve dadaşları mayış karşılığında söz konusu akıl hastanesinde aşçılık yapmaktadırlar. Talihsiz grup üyeleri çalışmak için yanlış mesleği seçmekle kalmayıp fazla mesai yapmak için de yanlış geceyi seçerler. Deliler yavaşça kontrolden çıkar ve kendilerine ayrılan alanın dışına taşarlarken George ve dadaşları postu kurtarmaya çalışırlar.

Asylum Blackout, son yıllarda birçok örneğini gördüğümüz Old School (“Eski model” diyelim) korku filmlerinden. 80lerin ilk ve 70lerin ikinci yarısındaki gerilim filmlerinin tarzında, mikro bir konu üzerinde makro bir gerilimi gerçekçi ve ham bir biçimle inşa etmeye çalışan bir film. Filmi izlerken, 1977 New York elektrik kesintisini işleyen “Blackout” filmi aklıma ilk gelen referanslardan oldu. Öyküsel olarak hiç ihtiyaç olmadığı halde filmin geçtiği geceye yıl olarak geçmişin, 1989’un seçilmiş olması da bu tarzın bilinçli olarak seçilmiş olabileceğini düşündürdü.

Günümüzün dinamik ve rükuş filmlerine gönül vermiş genç korku sineması seyircisi için bu film çok birşey ifade etmeyecektir. Ama gerilimsiz korku filmi olmaz diyen biz eski tayfa için işte yine güzel bir old school işi. Örneğin bu film, “hani çocukken star tv’de bir film izlemiştim, deliler karanlıkta herkese saldırıyorlardı, biri kendi parmağını yiyordu, sonunda da adam kapıyı bir açıyordu, ordan gözleri ampül gibi parlayan manyaklar buna bakıyorlardı” gibi anlamsız ifadeler kullanarak forumlarda, hangi film sitelerinde vs yıllar sonra yana yakıla aradığınız film. Ama bir Saw, bir Alex değil. Onların adını ezbere bilir ve 10 yıl sonra aramazsınız zaten.




la cara occulta

Yönetmen: Andrés Baiz
Senaryo: Hatem Khraiche, Andrés Baiz
Oyuncular: Martina García, Quim Gutiérrez, Clara Lago
Yapım Yılı: 2011
Ülke: İspanya, Kolombiya


Konu: Konu: İspanyol orkestra şefi Adrian, aldığı bir teklif üzerine Kolombiya’ya taşınmaya karar verir. Adrian’ın yavuklusu Fabiana da eş durumundan onla birlikte Kolombiya’ya gelir. İki yaren orman ortasında devasa bir köşk kiralarlar. Adrian gün boyu şehirde orkestra yönetme ödevlerini yerine getirirken Fabian evde tek başına pineklemektedir.

Yapacak işi olmayan, çevresine yabancılaşmış her kadın gibi Fabiana da Adrian’a sarar. İşte, orkestrada güzel kızlar var mı, yok sen beni aldatıyor musun, yok sen beni güzel bulmuyor musun, yok efendim popom büyümüş mü gibisinden eğlenceli sohbetleri ile Adrian’ın hayatına neşe katmaktadır. Aralarında yaşanan yine çok eğlenceli bir diyalog akabinde orkestra yönetme bahanesiyle evden uzaklaşan Adrian dönüşte Fabiana’yı evde bulamaz. Kızın eşyaları ortalıklarda yoktur ve Adrian’ı terk ettiğine dair bir video çekimi yaparak görünür bir yere bırakmıştır. “Allah allah” der Adrian ve üzülür. Sonra da ayaklarını uzatarak kafasını dinler.

Adrian kafayı dinledikten bir süre sonra kendine gelir. Terk edilmiştir. Ama bu işte bir bit yeniği vardır. Her ne kadar dırdırcı bir kişilik olsa da Fabiana bu şekilde kendisini terk edecek durumda bir insan değildir. Polislere, dedektiflere haberler salınır. Fabiana hiçbir yerde bulunamaz. Dahası İspanya’ya dönecektiyse bile Kolombiya’dan ayrıldığına dair bir kayda rastlanamaz. Kolombiya’da kimi kimsesi olmayan, ormanın ortasında bir başına duran bir kız nereye gitmiş olabilir? Doğal olarak polisler Fabiana’nın kayboluşunu bu kadar geç haber veren sevgilisinden, Adrian’dan işkillenmeye başlarlar. Belki de Adrian kadın dırdırından sıkılıp kızcağızın ümüğünü sıkıvermiştir. Kim bilebilir?

Can sıkıcı polis kovuşturmasına ve eski sevgilinin tuhaf kayboluşuna rağmen Adrian açısından hayat devam etmektedir. İçkiyi çok kaçırıp barda rezalet çıkardığı bir gün garson kızla tanışır ve eve atar. Adrian’ın variyetinden ve ormanik köşkünden çok etkilenen garson kız Belen, bir süre bu evde kalma ve Adrian ile ilgilenme fedakarlığını göstermeye karar verir. Evin hanımı gibi eve kurulan Belen tıpkı Fabiana gibi gündüzleri evde pineklemektedir. Ancak Fabiana’nın aksine Belen gaipten bazı sesler duymaya başlar. Hani söylemek istemiyorum ama, sanki bu ev azıcık hayaletli gibidir.

Bu sene izlediğim en sürükleyici gerilim filmlerinden biri olan La Cara Occulta aynı zamanda ilginç bir film. Film iki parçadan oluşuyor. İlki, size yukarda anlattığım, bir hayaletli ev / cinayet filmine benzer kısım. İkincisi de spoiler yapmamak adına hiç değinmeyeceğim, psikolojik gerilim kısmı. Sürprizli öyküsü, iyi tasarlanmış şaşırtıcı twistleri ile kaçırılmaması gereken bir gerilim filmi. İspanyol yapımı bu filmin kısa bir süre içinde Holywood tarafından yeniden çekileceğine eminim.

Uyarı: Filmin fragmanını bile izlemeyin, yoksa tüm sürprizi kaçar. Çok kötü bir fragman. O yüzden fragman eklemiyorum. Sürprizi kaçan La Cara Occulta gazı kaçan La Çamlıca gazozundan farksızdır.

la cara occulta