Yüzyılın Fırtınası

Yönetmen:Craig Baxley
Senaryo:Stephen King
Oyuncular:Tim Daly, Colm Feore
Yapım Yılı: 1999
Ülke: ABD, Kanada


Korku Filmleri Yorumu: Filmin, ya da başka bir deyişle bu mini dizi serisinin isminin Türkçe’ye bir diğer alternatif çevirisi de şu olabilir: “Rasyonel Aklın Eleştirisi”. Ama demokrasi, illa ki sıkıcı bir çeviri yapmamızı şart koşarsa, o zaman biraz keyifsiz de olsa şu sözleri sarf edeceğiz: Yüzyılın Fırtınası.

Stephen King yerine göre oldukça sıkıcı bir yazar. Nasılsa belli aralıklarla aynı şeyleri yazıp best seller olmayı başarabiliyor. Ama demokrasi böyle de birşey aynı zamanda ki kitapları her zaman best seller oluyor. Şimdi buradaki öykünün Needful Things ya da Salem’s Lot’dan ne farkı var? Ancak işte küçük şeyler, hep küçük şeyler zaten fark yaratan. Küçük farkları sayesinde, Storm of the Century yazarın ikinci sınıf eserleri arasında iyi bir yere sahip denilebilir. Ancak elbette birinci sınıf olarak nitelendirilebilecek, Misery, Dolores Claiborne, Shawshank Redemption, Pet Semetary, Shining, Bahçıvan vb eserlerinin yine de uzağına düşüyor.

Salem’s Lot, Needful Things ya da Storm of The Century; yabancı ve kötü bir güç – sakin ve küçük bir kasaba arasındaki gerilim / sürtüşme öyküleridir. Salem’s Lot yazarın ilk romanlarından biri ve bu temayı daha sonraki eserlerinde de düzenli olarak ziyaret etti. King’in bildiğim tüm öyküleri küçük kasabalarda geçtiği ve hepsinde kötü bir güç de söz konusu olduğu için tüm öykülerinin aynı eksen üzerine kurulduğu düşünülebilir. Ancak eserden esere oluşan o söz konusu küçük farklar tematik düzeyde baskın biçimde hissedilirler. Bu anlamda (tematik), Storm Of The Century ağır ve yüklü, ilginç toplumsal eleştiri yüklü çınlamalara sahip, hareket kapasitesine sahip dolu dolu bir King öyküsü.

Toplam dört saatte anlatılan olaylar bir gün ve gece içerisinde geçmektedir (mini dizi olduğunu belirtmiştik). Olaylara konu olan yer Amerika’nın doğusunda, Maine’de, Little Tall isimli (burada yazarımız King, tecayülüarif sanatına başvurmuş, hem litıl kem tol, – hem fodul hem kel gibi oldu – pek hoş pek hoş) küçük bir ada kasabasıdır. Söz konusu ada ve dekor, yazarın Dolores Claiborne isimli eserinde de mekanı oluşturan dekordur. 400 kişinin yaşadığı bu küçük Okyanus kasabası, 1989 yılının sonlarında büyük bir fırtınanın tehdidi altındadır. Fırtına beklentisi
nedeniyle ada halkının çoğu evlerini terk ederek fırtınanın geçmesini beklemek üzere ana karaya göçmüşlerdir. Ancak kasabanın eşantiyondan, hayatında eline silah almamış, aslen uluslararası marketçilik ve bakkal çakkallık alanında doktora sahibi olan şerifi Mike Anderson’un (Timothy Daly) da aralarında bulunduğu bazı fertleri fırtınayı adada geçirmeyi planlamaktadırlar. Kulağa aslında pek de öyle sakin ve huzurlu gelmeyen bu plan, birkaçbinyıl yaşında tuhaf bir Fransız olan Andre Linoge’un (bu kötü zat King’in tüm eserlerinde hep avrupalıdır) fırtına öncesinde
kasabaya damlaması ve bazı kasaba fertlerini bastonunun dibciği ile kafalarına patpat vurmak suretiyle ötedünyaya ışınlaması nedeniyle, tıpkı dahi anlamında olduğu halde bitişik yazılan -de eki etkisi benzeri bir etkiyle iyice huzursuz hale gelecektir.

Bu -de ekini doğru düzgün yazmayan insanlara gıcık oluyorum. Bir de -ki leri yazamayanlar var. Onları da kafalarına zopayla vurarak öldürmek istiyorum. (bak “da” yı nasıl yazdım dikkat et, tabi hayatta kalmak istiyorsan, keko seni)

– “buda benden” (buda değil yanlışın var, doğrusu konfiçyus olacak!)
– “bende ki sopa çok kalın.” (bendeki daha kalın, al bak, pat pat paaaaaaat…!)

Neyse, çoğu blog sahibinin aksine bendeniz, Google’dan değil, reklamlarımı Türk Dil Kurumu ve TRT 4’den alıyorum. Bu da (-da ayrı!!!!) öyle bir reklam kuşağıydı. Şimdi konuya dönüyoruz:

Andre Linoge, kasabadaki yaşlı nineleri kafalarına pat pat vurmak suretiyle öldürünce, şerif Anderson, bu işin içinde bit yeniği olduğundan şüphe duyarak Linoge’u tutuklar. Amma velakin Linoge’un üzerinde kimliği ve sosyal güvenlik kartı olmadığı gibi, kotunun markası bile yoktur. (Allahım korkunç!) Ne yazık ki markasız kot giyen Linoge’un yaptıkları yapacaklarının garantisidir ve kodese tıkılması ölümleri durdurmaya yetmeyecektir. Linoge insanları, işaret diliyle alkolsüz meyve kokteyli tarifi yapar gibi kıpraştırdığı parmaklarının remote kontrol hareketleri ile intihar etmeye ve arkalarında “BANA İSTEDİÄžİMİ VERİN BEN DE GİDEYİM” yazılı intihar notları bırakmaya ikna etmektedir. Linoge’un tek gıcıklığı bundan ibaret de değildir. Linoge dost acı söyler misali acı söylemekte ancak dost kontenjanında ele alınamamaktadır (Allahım korkunç!). Linoge tüm kasaba ahalisini sıradan teftiş eder gibi hatalarını suratlarına söylemektedir (la olm sen böylesin, mutfağında böcük var, sen gaysin, sen kürtaj oldun, sen sevgilini şununla aldattın, sen saksıda mariuanna yetiştiriyon vb). Linoge’un Şerifimiz Anderson’a söylediği şey ise şu : sen varya sen; sen kolejde kopya çektin laaaaan! Eeee, evet ne olmuş? …Vaay canına kopya haaaa, pis adam seni. Artık görüşmeyelim… Bu da best seller olmanın saçmasapalmasal zorunluluklarından biri: ORTODOKS OLACAKSIN! Tıpkı Shawshank Redemption’ın tüylerini yolan o detay gibi (:adam masumdur – adam niye masumdur ya, bırak suçlu olsun; nasıl saçmalıklar bunlar, bazen bayılacak gibi oluyorum, tansiyonum düşüyor amerikan filmi izlerken: karakter yaratımı bu mudur? “Karakteri seyircinin boy hizasına çek” midir karakter yaratımı?). Ancak maalesef kolejde kopya çekecek kadar insanlıktan çıkmış bu şerif bozuntusu Anderson’a bir dört saat katlanmak durumundayız maalesef bu filmde, çünkü başka kahramanımız yok. Onun bu büyük günahıyla yaşamayı öğrenicez, mecburuz buna…

show

Bu öykü, rasyonel, demokrat, fundamentalist, yararcı, işlevsel, akılcı ve machiavellist bir aklın eleştirisini sunuyor. Cumhurbaşkanlığı seçimine de az bir süre kala, seyretmek için uygun bir tercih olabilir. Aslında King’in yazdığı öykü güzel. Anlatım ise, ııııh. Oldukça sıkıcı.

Sadece dizi olmasının getirdiği gereksiz detay ve uzantılar değil, yönetmenin anlatımı da öyküyü aşağı çekiyor. Hiç dinamik değil. Öykü çok fazla gereksiz detay içeriyor. Bu gereksiz detayların birçoğu öyküdeki gerilim noktalarını emiyor, düzleştiriyor ve nötralize ediyorlar. Oldukça fazla ve rahatsız edici boyutta bir ortodoksluk ve mantıksal hata yoğunluğu söz konusu. Fırtınada, fırtınayı bile hissetiremiyor yönetmen. Sanki lodoslu bir İstanbul gecesi. Bu mininin çok büyük bir bölümünde, (başı ve sonu arasındaki üç saatlik bölüm) oldukça fazla sıkıldım. Ancak baş ve sonu oluşturan 1 saatlik azınlık bölüm, oldukça iyi bir öyküye ve gerilime ev sahipliği yapıyor. Enginar ayıklamayı ya da ceviz kıracağı olmayan bir ortamda ceviz yemeyi seviyorsanız bu miniyi de bir ihtimal sevebilirsiniz.










Black Christmas

Yönetmen:Bob Clark
Senaryo:Roy Moore
Oyuncular:Olivia Hussey, Keir Dullea, Margot Kidder, Andrea Martin
Yapım Yılı: 1974
Ülke: Kanada


Korku Filmleri Yorumu: Geçen yıl izlediğim tüm filmler içinde sanırım en heyecan verici olanlar şunlardı: Sympathy for Mr. Vengeance (Chan Wook Park), Fallen Angels (Wong Kar Wai), Bittersweet Life (Woon Ji Kim), Pan’ın Labirenti (Guillermo Del Toro – Bu Cuma nihayet dünya prömiyerinden neredeyse bir yıl sonra ülkemizde de vizyona giriyor) ve 74 yapımı Black Christmas. Ama özellikle bir korku sineması tutkunu oluşum nedeniyle üzerimde en büyük sarsıntı yapan filmin de Black Christmas olduğunu belirtmeliyim.

Black Christmas’ı bu kadar geç seyretmiş olmamın geçerli nedenleri var aslında. Bir kere öncelikle korku sinemasındaki slasher (kanlı cinayet) türünü çok fazla hazzetmem. Diğer bir neden de Carpenter’ın kendini meşhur eden Halloween serisini, bu film, yani Black Christmas üzerine kurduğunu bilmemdi. Açıkçası Halloween da çok fazla sevdiğim bir seri değildir. Çünkü korku türünü işlevsel olduğu zaman seviyorum, yani korkuttuğu zaman. O adrenalin ve gerilim duygusuna bağımlıyım. Ancak örneğin Halloween ya da Jason vb gibi ikonik kötücül figürler üzerine yüklenen ve kötülüğü ehlileştirerek popularize etmek yoluyla katilleri birer anti-kahraman suretinde yeniden sunan bu tür “slasher” yapımları bu gerilim duygusunu yok ediyor ve korkuyu ehil bir popüler tüketim aracına indirgiyorlar. Halbuki kontrol edilemeyen ve ikonik olmayan, dışında duramaycağınız bir korku biçimi bence çok daha etkili. Neyseeee…

2006’da bir tekrar çekimi yapıldı Black Christmas’ın. Üzerine bir de Vietnam Savaşı’nın popüler korku sinemasının doğuşuna etkileri üzerine bir okuma yapıyordum ki Bob Clark’ın ismiyle karşılaştım. Aslen Kanadalı bir yönetmen olan Clark yine 74 yılında çektiği Dead of Night isimli zombi filmiyle bu fenomenin tam kalbine nüfuz etmiş ve Vietnam’ın, Korku Kültürü üzerine etkisini en etkin biçimde sosyal bir sorunun gırtlağını sıkarak irdelemiş bir yönetmen olarak karşıma çıktı. (Vietnam’dan evine zombi olarak dönen ve ölmek isteyen ancak ölemeyen bir askerin üzerine kurduğu bir korku-dram) Yönetmenin aynı yıl içinde çektiği Black Christmas ise, kendinden sonraki korku sinemasını çok büyük öçlüde etkilemiş başlı başına BİR FENOMEN. Yani Bob Clark, popüler korku sineması açısından bir yılda çektiği bu iki filmle çok büyük bir fenomen.

Ancak Black Christmas’ın da aslında UÄžURSUZ ya da LANETLİ FİLMLER başlığı altında irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum. Çünkü Dead of Night’ın aksine, Black Christmas ile Clark, çok büyük tepki çekmiş. Özellikle Hiristiyan ve tutucu kesimler kendisini kutsal ve mutlu bir zaman olan yılbaşı dönemini bir korku ve işkence periyodu olarak sunduğu ve o dönemki özgürlükçü gençliğin tutucu kesimle sürtüşmesini bu denli sert bir biçimde ele aldığı için çok fazla eleştirmişler. Film ABD’de vizyona girdiğinde de başka bir isimle girmek zorunda kalmış zaten. Ama sonrası Clark için hiç hoş olmamış. Sadece iki filminden de olsa yola çıkarak diyebilirim ki Clark, müthiş bir korku sineması ustasıymış. Özellikle BC’daki gerilimi daha önce hiçbir filmde bu denli yoğun biçimde hissetmediğimi söylemeliyim. Ve bu bir tesadüf olamaz. Adam gerçekten bir gerilim ustası. Ama buna karşılık Clark’ın sonraki filmografisine bakıldığına bu filmdeki anlatım başarısı, ve her iki filmdenki tematik özgünlüğe kıyas dahi olmayacak bir sıradanlıkla karşılaşıyoruz. Büyük bir yönetmen adayı böylece yapımcı sinemasına düşen gelenekselin ve hazımsızlığın gölgesinde yok edilmiş.

Clark’ın Black Christmas sonrası en büyük başarısı ise oldukça trajikomik bir biçimde “A Christmas Story” adlı, aile değerleri vb gibi saçmalıkları ılıman ve esprili bir dilde irdelediği gerzek bir komedi. Afaroz edilen birinin dine yeniden kabul edilme çabası olarak değerlendirileblir bu yapım. Ama her ne olursa olsun Black Christmas, bir yaratıcı ve usta yönetmenin gücünü ve geleceğini emen, çok güçlü çekim kuvvetine sahip karanlık ve uğursuz bir kütle.

Film, yılbaşından hemen önce, kızlar yurdu gibi nitelendirilebilecek bir evde geçiyor. Eve sapık telefonları geliyor (ve telefonlar gerçekten de çok sinir bozucu ve sapıkça) ve oluşacak gerilim kasırgasının ilk esintileri böylece sunulmuş oluyor. Tatil dönemi olduğu için kızların büyük bölümü ailelerinin yanına gidiyorlar ancak tek tük de olsa evde kalacak olan asıl kızlarımız için eziyet ve ölümden beter gerilim dolu saatler beklenmekte. Tek bir şey söyleyeceğim bunun dışında, bu filmin doğrudan konusu ile ilgili olarak: BU Film, “telefonla arayan sapık katil aslında evin içinde!!!” – the killer is in the house!!! (çatı katında) uygulamasının korku sinemasındaki ilk örneğidir :))

Kutsal ve kutlu tatilde evlerine gidip mutluluğa gömülmek yerine, belirsiz geleceklerini, kürtaj olup olmamayı, uyuşturucuyu, ağız dolusu küfürler eşliğinde inceleyen, cinsel özgürlükleri muntazaman teslim edilmiş elde kalan bu bir avuç huzursuz kızımız için Yılbaşı tüm belirgin sınırları ve gerçeğin bir hayli berisinde kalmış masalsı fluluğu ile bir zıtlaşma kutubudur. Film arka planına oldukça silik bir biçimde oturttuğu bu anlam üzerinde müthiş bir gerilim gücüne erişiyor. Hayatımda gördüğüm en sinir bozucu katil tiplemesi ile karşı karşıyayım. Telefon konuşmalarında ve son ses, canhıraş, bütünüyle anlamsız !!! çığlıkları ile katil, şimdiye dek gördüğüm en asab bozucu ve sinir yıpratıcı sunumu gerçekleştiriyor. Asıl katlanılmaz olanı da olaylara büyük ölçüde onun, yani katilin gözünden bakıyor oluşumuz. Bu kadar antipatik ve bu kadar asab bozucu bir vizörü göz olarak kabul etmek rahatsızlık hissinin daha da büyümesine neden oluyor. Film aslında, ey sen bu kızları yargılayan ve ahlaksızlıkla suçlayan toplum, ey sen kutlu ve mutlu etliye sütlüye dokunmayan pasif izleyici, şimdi onların biletlerini kes, cezalarını ver onların, katil sensin diyor ve lafın ne kadar boş olduğunu gösteriyor. Kimse kimseyi cezalandıramaz ya da yargılayamaz çünkü salt ahlak ya da hak bir diğerini diğerinden daha az zavallı yapmaz.

Eğer 70’li yılların bağımsız kuzey amerika korku sinemasına yabancı iseniz bu filmdeki pek çok unsuru yadırgayabilirsiniz. Evet gerilirsiniz, o kesin, hem de çok gerilirsiniz ama yine de bu yadırgama ve yakıştıramama hissi olacaktır. Bu hissin oluşmasına neden olacak olan şey, filmdeki gülmece unsurlarının absürdlüğü ve dizimidir. Örneğin yurt müdiresi, polis müfettişi, memuru ve polis merkezindeki absürd-komik diyaloglar bu hissi doğurabilir. Bu film, bu yöntemi kullanışı itibarıyla yine aynı ekole ait olan Wes Craven’ın Last House On The Left filmini andırıyor örneğin. Bu biçimi en iyi şöyle anlatabilirim: Bu alıştığımız, günümüz korku sinemasında örneklerini sıkça gördüğümüz popüler bir korku-komedi biçimi değil. Günümüzün korku-komedi olarak nitelendirilebilecek türündeki komedi unsuru filmin ayrıştırılamaz, senaryo ve öykü düzleminde bile var olan asıl bir parçasıdır. Absürdite biçimin ta kendisidir. Oysa 70 ler bağımsız korku sinemasında bu sunum çok daha farklı işler. Absürdite filmin öz ve asıl parçası değildir. Senaryonun özünden bağımsızdır ve bu nedenle öyküyü ya da gerilimi indirgemek amacıyla kullanılamaz. Absürdite bu filmlerde, filmin içinde, aslında gereksiz ve hatta kusur gibi görünen küçük parçalar biçiminde ortaya çıkar. Filmde gereksiz gibi görünen, aslında düpedüz birer komedi filmine aitmiş gibi görünen bazı karakterler ve olaylar aracılığı ile verilir ve sağlanır; buna karşılık film ve öykü tüm gerilimi ve ciddiyeti ile akmaktadır.

Gereksiz gibi görünen bu absürdite parçalarının işlevi ise aslında çok açıktır. Hem Last House On The Left’de hem de Black Christmas’da (tesadüfen her ikisinde de Polistir bu komedinin kaynağı – bunun aslında toplumsal anlamda alt mesajları da vardır – ciddi olması ilk gereken bu zatlar ciddiyetin doruk yaptığı gerilim türünde komedi kralıdırlar) absürdite, algısal zıtlık bilinci yaratacak kutuplar oluşturmak amacıyla kullanılır. Keza film aslında saf korku ve gerilim üzerinedir. Ancak içerisine yerleştirilen ve filmin geneline yayılmaktan alıkonan absürdite ve komedi adacıkları, bu gerilim ve korku hissinin çarpımlanarak katsayılarla artmasına yarayan algısal referans noktaları oluştururlar.

Son söz: MUTLAKA GÖRÜN: Black Christmas, izlediğim en iyi on korku filmi listesine hiç habersiz ve hesapsız giriverdi, oldukça da haklı biçimde girdi. SAf SAF SAF gerilim. Müthiş bir film. Eskiden gerçekten de korku filmi çekiyorlarmış, şimdiki Holywood saçmalığına ve özel efekt budalalığına dayanamıyorum.










ÖNEMLİ DİPNOT: Nereden aklıma geldi tam bu zamanda Clark’ın bu filmini yorumladım bilmiyorum ama az önce okuduğum bir haberle çok şaşırdım. Ben bu yazıyı yazdıktan bir gün sonra Clark ölmüş:

Sarhoş Şöför Dehşeti

Yönetmen Bob Clark ve oğlu trafik kazasında öldü! (5 Nisan 2007)
A Christmas Story, Children Shouldn’t Play With Dead Things ve Black Christmas gibi kült filmlerin yönetmeni Bob Clark, oğlu ile birlikte bulunduğu arabanın sarhoş bir şöförün kullandığı kamyona çarpması sonucu yaşamını yitirdi.
67 yaşındaki sinemacı, aktif olarak film yapmaya devam ediyordu. Spring Broke isimli bir komedi filmi üzerinde çalışıyor, remake’i hazırlanan Howard Stern’s Porky’s filminin senaryosunu elden geçiriyordu.
Sinemacının 22 yaşındaki aktör ve müzisyen oğlu Ariel ise babasının çektiği Baby Geniuses filminde rol almıştı.
24 yaşındaki şöför Hector Velazquez-Nava, olaydan sonra tutuklandı.

Karanlık Sular

Yönetmen:Hideo Nakata
Senaryo:Kôji Suzuki (Roman), Kenichi Suzuki, Yoshihiro Nakamur
Oyuncular:Hitomi Kuroki, Rio Kanno
Yapım Yılı: 2002
Ülke: Japonya


Filme İlgili Korku Kritikler:

Karanlık Sular – Gökhan Toka










Cehenneme Bir Adım

Yönetmen:Neil Marshall
Senaryo:Neil Marshall
Oyuncular:Shauna Macdonald, Natalie Jackson Mendoza
Yapım Yılı: 2005
Ülke: İngiltere


Filme İlgili Korku Kritikler:

Cehenneme Bir Adım – Gökhan Toka