mama

Yönetmen: Andres Muschietti
Senaryo: Andres Muschietti, Barbara Muschietti, Neil Cross
Oyuncular: Jessica Chastain, Nikolaj Coster-Waldau, Megan Charpentier
Yapım Yılı: 2013
Ülke: İspanya, Kanada


Konu: Lucas’ın abisi Jeffrey, beş yıl önce bir dizi cinayet işleyerek sırra kadem basmıştır. Jeffrey kaçarken küçük kızları Victoria ve Lilly’i de beraberinde götürmüştür. Yeğenlerinin ve abisinin akibetini merak eden Lucas tam beş yıl boyunca elindeki tüm imkanlarla onların izini sürmüş, ancak bir sonuca ulaşamamıştır. Artık tüm ümitler tükendiği sırada, Lucas’ın tuttuğu adamlar Jeffrey’in arabasını ormanlık arazide, bir uçurumun dibinde bulurlar. Civarı araştıran adamlar yakınlarda, ağaçlar arasında gizlenmiş bir kulube keşfederler. Adamlar kulubede dört ayakları üzerinde yürüyen, konuşamayan ve tamamen vahşileşmiş iki kızı bulurlar. Görünüşe göre kızlar tüm bu süre boyunca yalnız yaşamışlardır.

Kızlar bir süre psikolog gözetminde, rehabilitasyonda kalırlar. Kızlardan küçük olanı, yani Lilly, konuşma yeteneğini tamamen kaybetmiş ve vahşileşmiştir. Büyük kız Victoria ise güç de olsa iletişim kurabilmektedir. Victoria’ya tüm bu süre boyunca nasıl hayatta kaldıklarını sorduklarında aldıkları cevap “Mama” olur. Victoria “Mama” (Anne) adını verdiği birinin kendilerine baktığını idda etmektedir. Psikologlar Mama’yı hayali bir kahraman olarak görürler.

Jeffrey ve çocuk bakmaktan pek anlamayan kız arkadaşı Annabel kızları evlerine alırlar. Ancak bir süre sonra çocukların gerçekten de ormandaki o kulubede yalnız olmadığını anlamaya başlarlar. “Mama”, hala çocuklarladır.

Mama, Guillermo del Toro’nun yapımcılığını üstlendiği korku filmlerinden sonuncusu. The Orphanage, Julia’s Eyes, ve nihayet geçen yıl izlediğimiz Don’t Be Afraid of The Dark’dan sonra bu yıl da Mama. 2013’ün düzgün korku filmlerinden biri olan ve Guilermo del Toro markasının kalitesini yansıtan Mama, artık alışık olduğumuz tarzda bir intikamcı hayalet öyküsü. Filmin özellikle açılış bölümlerinin çok iyi kurulduğunu, bu bölümlerde anlatımın ve gerilimin çok yüksek kalitede olduğunu söyleyebiliriz. Kızların bulunması ve amcalarının evine taşınmaları ile birlikte Mama ortaya çıkmaya başladığında ise enterasan biçimde filmdeki korkutuculuk katsayısı azalmaya başlıyor.

Benzer bir problemi Sinister’da da görmüştük. Mama da tıpkı Sinister’ın kötü tanrısı Bughuul gibi yeterince korkutucu bir unsur değil. Nasıl ki Sinister’da izleyiciyi en çok ürküten karakter olur olmaz her yerden olmadık biçimlerde fırlayan yazarın küçük oğlu idiyse, burada da evin içinde dört ayak üzerinde yürüyerek dolanan vahşi küçük kızlar başlı başlarına korku unsurları olarak kullanılmışlar. Filmin ana kahramanı olan Annabel, annelik ile uzaktan yakından bağı olmayan, normal bir çocuğa nasıl davranmasını bile bilmeyen bir karakter olarak, bu iki garip vahşi kızla uğraşmak zorunda kalıyor. Annabel karakterinin bu biçimde kurulmuş olması, film ilerledikçe annelik içgüdülerinin ortaya çıkması ve kızlara karşı sevgi ve bağlılık hisleri geliştirmesi öykünün dramatik gelişimini akışkan kılmış. Mama figürünün gizeminin çözülmesi ve acıklı öyküsünün ilerleyen bölümlerde anlatıya dahil olmasıyla da filmin dramatik yoğunluğu artıyor, korku ve gerilim yoğunluğu ise azalıyor.

Julia’s Eyes’ı bir kenara koyarsak, Guillermo del Toro’nun yapımcı tornasından konu olarak benzer işlerin çıktığını görebiliriz. Don’t Be Afraid of The Dark veya The Orphanage da Mama’dan çok uzakta değiller. Mama ilkinden daha iyi bir film, ama Orphanage’dan iyi olduğunu söyleyemem. Yine de 2013 yapımı korku filmleri içerisinde şimdilik öne çıkanlardan.




rec3

Yönetmen: Paco Plaza
Senaryo: Luiso Berdejo, David Gallart, Paco Plaza
Oyuncular: Leticia Dolera, Diego Martín
Yapım Yılı: 2012
Ülke: İspanya


Konu: Clara ve Koldo dillere destan aşklarını evlilik bağıyla taçlandırmak üzere, sanki ağız birliği etmişçesine aynı gün ve saatte Barcelona dışındaki bir düğün salonunda ailecek bir araya gelirler. Pastalar kesilir, nikahlar kıyılır, danslar edilir, paralar takılır. Ne var ki kader henüz çeyrek altınını takmamıştır. Rec 1 ve Rec 2’de şehirdeki apartmanda karantina altına alındığı sanılan virüs sıvışmayı başarmıştır. Virüs davetliler arasında hızla yayılırken, Clara ve Koldo hayatlarını ve aşklarını korumak için harekete geçmek ve elektrikli testerelerini yağlamak zorunda kalırlar.

İlki büyük ses getiren Rec serisinin bu üçüncü filmi, 2’nin bıraktığı yerden sazı ele alıyor. Ve tıpkı 2 gibi, Amerikan sinemasına izini kaybettirmek istercesine hızla koşarak bambaşka bir yola dalıyor. İlk filmi ustaca aparan Amerikalılar, “Karantina” adı altında birebir bir uyarlama yapmışlardı. Rec 2 ile ise İspanyollar çok ilginç bir hamle yaparak virütik zombi öyküsünü demonik şeytani bir biçime evermişlerdi. Amerikalılar bunun üzerine İspanyolların peşlerini bırakmış ve kendi Rec 2 lerini virütük doğrultuda sürdürmeye devam etmişlerdi.

Şimdi bu 3. filmde Paco Plaza bu kez Jaume Balaguero olmadan direksiyona geçmiş ve satanik zombi öyküsünde depara kalkarak Amerikalılarla arayı iyice açmış. Amerikan Rekleri başka bir vektörel doğrultuda vardıkları klişe bataklığında boğulurlarken, İspanyol Reklerinin maşallahı var. Paco Plaza neşeli ve kanlı bir zombi-demon filmi ortaya çıkarmış. Hem iki filmdir içine sıkışılan apartmandan, kapalı alan korkusundan sıyrılarak açık alana, dışarıya taşımış öyküyü… Hem de found footage – el kamerası biçimini de terk etmiş; terk ederken bunu da izleyiciyi şaşırtacak, eğlenceli biçimde yapmış. Davetlilerin cep telefonlarından çekilen videolar ve resmi düğün kameramanının çekimleri ile başlayan film, sanki yine dijital el kameraları üzerinden anlatılacak gibi dururken, kameramanın ölümü ile birlikte ortalarına yaklaşan bir yerden birden dış kameraya geçiyor.

Rec 3’ün bizim için ayrıca bir başka önemi var. “Türk sinemasında neden uluslararası kalitede korku filmleri çekilemiyor” beyliğini Rec 3 sayesinde bir kenara bırakabiliriz. Neden mi? Bizim filmler de iyiymiş demek ki İspanyollar resmen bizden konu aparmışlar. Bakınız: “Ada: Bir Zombi Düğünü (Düğüne Geldik, Yediler)”. Daniel Guiza’dan şüpheleniyorum.




la cara occulta

Yönetmen: Andrés Baiz
Senaryo: Hatem Khraiche, Andrés Baiz
Oyuncular: Martina García, Quim Gutiérrez, Clara Lago
Yapım Yılı: 2011
Ülke: İspanya, Kolombiya


Konu: Konu: İspanyol orkestra şefi Adrian, aldığı bir teklif üzerine Kolombiya’ya taşınmaya karar verir. Adrian’ın yavuklusu Fabiana da eş durumundan onla birlikte Kolombiya’ya gelir. İki yaren orman ortasında devasa bir köşk kiralarlar. Adrian gün boyu şehirde orkestra yönetme ödevlerini yerine getirirken Fabian evde tek başına pineklemektedir.

Yapacak işi olmayan, çevresine yabancılaşmış her kadın gibi Fabiana da Adrian’a sarar. İşte, orkestrada güzel kızlar var mı, yok sen beni aldatıyor musun, yok sen beni güzel bulmuyor musun, yok efendim popom büyümüş mü gibisinden eğlenceli sohbetleri ile Adrian’ın hayatına neşe katmaktadır. Aralarında yaşanan yine çok eğlenceli bir diyalog akabinde orkestra yönetme bahanesiyle evden uzaklaşan Adrian dönüşte Fabiana’yı evde bulamaz. Kızın eşyaları ortalıklarda yoktur ve Adrian’ı terk ettiğine dair bir video çekimi yaparak görünür bir yere bırakmıştır. “Allah allah” der Adrian ve üzülür. Sonra da ayaklarını uzatarak kafasını dinler.

Adrian kafayı dinledikten bir süre sonra kendine gelir. Terk edilmiştir. Ama bu işte bir bit yeniği vardır. Her ne kadar dırdırcı bir kişilik olsa da Fabiana bu şekilde kendisini terk edecek durumda bir insan değildir. Polislere, dedektiflere haberler salınır. Fabiana hiçbir yerde bulunamaz. Dahası İspanya’ya dönecektiyse bile Kolombiya’dan ayrıldığına dair bir kayda rastlanamaz. Kolombiya’da kimi kimsesi olmayan, ormanın ortasında bir başına duran bir kız nereye gitmiş olabilir? Doğal olarak polisler Fabiana’nın kayboluşunu bu kadar geç haber veren sevgilisinden, Adrian’dan işkillenmeye başlarlar. Belki de Adrian kadın dırdırından sıkılıp kızcağızın ümüğünü sıkıvermiştir. Kim bilebilir?

Can sıkıcı polis kovuşturmasına ve eski sevgilinin tuhaf kayboluşuna rağmen Adrian açısından hayat devam etmektedir. İçkiyi çok kaçırıp barda rezalet çıkardığı bir gün garson kızla tanışır ve eve atar. Adrian’ın variyetinden ve ormanik köşkünden çok etkilenen garson kız Belen, bir süre bu evde kalma ve Adrian ile ilgilenme fedakarlığını göstermeye karar verir. Evin hanımı gibi eve kurulan Belen tıpkı Fabiana gibi gündüzleri evde pineklemektedir. Ancak Fabiana’nın aksine Belen gaipten bazı sesler duymaya başlar. Hani söylemek istemiyorum ama, sanki bu ev azıcık hayaletli gibidir.

Bu sene izlediğim en sürükleyici gerilim filmlerinden biri olan La Cara Occulta aynı zamanda ilginç bir film. Film iki parçadan oluşuyor. İlki, size yukarda anlattığım, bir hayaletli ev / cinayet filmine benzer kısım. İkincisi de spoiler yapmamak adına hiç değinmeyeceğim, psikolojik gerilim kısmı. Sürprizli öyküsü, iyi tasarlanmış şaşırtıcı twistleri ile kaçırılmaması gereken bir gerilim filmi. İspanyol yapımı bu filmin kısa bir süre içinde Holywood tarafından yeniden çekileceğine eminim.

Uyarı: Filmin fragmanını bile izlemeyin, yoksa tüm sürprizi kaçar. Çok kötü bir fragman. O yüzden fragman eklemiyorum. Sürprizi kaçan La Cara Occulta gazı kaçan La Çamlıca gazozundan farksızdır.

la cara occulta



Yönetmen: Darren Lynn Bousman
Senaryo: Darren Lynn Bousman
Oyuncular: Timothy Gibbs, Michael Landes, Denis Rafter, Wendy Glenn
Yapım Yılı: 2011
Ülke: ABD, İspanya


Konu: Ailesini gizemli bir yangında kaybeden ünlü yazar Joseph Crone bu olayın etkisinden kurtulamaz. Tanrıya inancı olmayan materyalist bir adam olan Crone, babasının ölüm döşeğinde olduğu haberini alır. Babası ve erkek kardeşinin Barselona’da yerel bir kiliseleri vardır. Crone Barselona’ya gittiğinde tarihler 8 Kasım 2011’i göstermektedir. Her gece saat 11:11’de evde bazı uğursuz olaylar olmakta, güvenlik kameralarında karanlık figürler belirmektedir. Crone ailesinin ölüm raporunda ölüm saatlerinin de gece 11:11 olduğunu hatırlar. Bu tesadüfün üzerine gidip araştırmaya başladığında bazı kötü gizli güçlerin ve 11-11-11 rakamı üzerine kurulu kült bir tarikat ve inanış olduğunu öğrenecektir. Tarihler 11-11-11’i göstermeden bu gizemi çözebilmesi için sınırlı zamanı vardır.

Yönetmen Darren Lyn Bousman Testere 2-3-4’ü yöneterek isim yaptı. Sonrasında çevirdiği Repo-Genetic Opera, korku ile operayı başarılı bir şekilde harmanladığı dikkat çekici bir ekstravaganzaydı. Yine bu yıl sinemalarda izlediğimiz, 80’lerin kült korkularından Mother’s Day (Anneler Günü) serbest uyarlaması da eli yüzü düzgün bir film sayılabilir. Ancak bu son filmi Bousman’ın çok parlak olmayan filmografisi açısından bile başarısız bir film. Dünyayı kasıp kavuran 11-11-11 çılgınlığından nemalanmayı hedefleyen bu filmin kötü senaryosunun altında da Bousman’ın imzası bulunuyor.

Filmin adının hakkını verircesine (onbir onbir onbir onbir onbir onbir….) sürekli aynı ılık fikre batıp çıkmaktan yorgun tatsız bir püsküvüt olduğunu söylemek çok yanlış olmaz. 11-11-11 ifadesi filmde o kadar çok geçiyor ki, sürekli güvenlik kameralarında kabak gibi belli olan ecinnilere bakılıp o denli çok “hımmm bu işin içinde bir iş olabilir” deniliyor ki, film ilk 30 dakikadan sonra kabak tadı veriyor. Joseph Crone’un filmin başlarında geçirdiği, öykü açısından hiçbir anlam ifade etmeyen trafik kazası sahnesi de aslında bir “twist”; ancak yanlış düşünülmüş bir twist. Çünkü Crone’un bu kazada aslında öldüğünü, bundan sonra olacakların ölüm döşeğindeki hayalleri olduğunu, dolayısıyla bu anlatının Jacob’s Ladder formulünü uyguladığını bilinçli izleyici hemen düşünüyor ve bu fikirden de filmin sonuna değin vazgeçmiyor. Filmin sonu da yeterince güçlü olmadığından bu twist başarısız düşünülmüş ve kurgulanmış, hükümsüz bir twist olarak kötü korku filmleri limbosunda kendisine 3 metrekarelik bir arsa ediniyor. Bu filmin tek kelimelik yorumu, “tırt” olabilir.

Bu onbir-onbir-onbir çılgınlığından yine ökkült temalı bir filmde daha iyi faydalanabilmek olanaklı olabilirdi. Ancak olmamış. (Senaryoyu Bousman 8 Kasım’da aceleyle yazmaya başlamış olabilir) Dolayısıyla ümidimizi 2111-11-11’e ve 2011-11-11’de evlenip çoluk çocuk sahibi olucak çiftlerin çocuklarının korku filmi sevdalısı olmasına bağlayıp bu tatsız bahsi kapatıyoruz.




dehşet evi

Yönetmen:Miguel Ángel Vivas
Senaryo:Miguel Ángel Vivas, Javier García
Oyuncular:Guillermo Barrientos, Dritan Biba, Fernando Cayo
Yapım Yılı: 2010
Ülke: İspanya, Fransa


Konu: Joven ailesi, yeni evlerindeki ilk gecelerinde eve zorla giren maskeli üç Doğu Avrupalı saldırganın saldırısına uğrarlar. Adamlar paranın peşindedir. İşkenceye maruz kalan aile fertleri, şiddete şiddetle karşılık vermeye karar verirler. Kedi fare oyunu tersine mi dönecektir?

Dikkat çekici kısa korku filmi I’ll See You in My Dreams yönetmeninden, uzun yıllar sonra gelen bir uzun metraj.