hidden 3d

Yönetmen:Antoine Thomas
Senaryo:Mariano Baino, Alan Smithy
Oyuncular:Sean Clement, Simonetta Solder
Yapım Yılı: 2011
Ülke: Kanada, İtalya


Konu: Brian’a çılgın bir bilimkadını olan annesinden dağ başında devasa bir bina miras kalır. Nedense karda kışta ormanda yarım saat yürüyüp binayı onunla birlikte keşfetmek için birçok uzak arkadaşı gönüllü olmuştur. Hep birlikte giderler ve keşfede ede, en sonunda gizli geçitlerin ardındaki gizli labaratuarları ve annelerinin yarattığı hilkat garibelerini bulurlar. Sonra da kaçıp hayatlarını kurtarmaya çalışırlar.

Ne demeye vizyona sokulduğunu anlamadığımız, televizyonda karşılaşılsa gönül rahatlığıyla kanal değiştirilebilecek, CGI ve kötü oyunculuk üzerine kurulu, zayıf bir korku filmi.




La Chiesa

Yönetmen:Michele Soavi
Senaryo:Dario Argento, Michele Soavi, Franco Ferrini
Oyuncular:Tomas Arana, Barbara Cupisti, Asia Argento, Hugh Quarshie, Feodor Chaliapin Jr.
Yapım Yılı: 1989
Ülke: İtalya


Konu: 12. yüzyılda Katolik şovalyeler, şeytana taptıklarından şüphelendikleri bir köy dolusu insanı kılıçtan geçirerek öldürürler. Bütün cesetleri ve can çekişen vücutları kocaman bir çukura atarlar. Rahiplerin tavsiyesi üzerine bu katliamın mezarı üzerine dev bir kilise kurmaya karar verilir. Aradan 700 yıl geçtikten sonra şeytani güçler harekete geçer. Kilisenin kapıları ardında tutsak kalan bir grup insan kendilerini bekleyen korkunç sondan kurtulmak için bu lanetin sırrını çözmeye çalışırlar.

Korku Filmleri Yorumu: Dario Argento’nun öğrencisi Michele Soavi’nin çektiği az sayıda filmden biri. Soavi’nin tüm işleri gibi, yine oldukça başarılı ve dikkate değer bir film. Dario Argento’nun senaryosundan uyarlanan filmde, Argento’nun oyuncu kızı Asia Argento da ilk oyunculuk performanslarından birini gösteriyor.

La Chiesa, yine Dario Argento senaryosundan çekilmiş olan Demons serisi ile benzerlik taşıyor. Başka bir yönetmenin elinde rahatsız edici durabilecek bu benzerlik, Soavi’nin eşsiz vizyonu sayesinde, belki çok klişe bir laf olacak ama, kesinlikle görsel bir şölene dönüşüyor. Soavi’nin filme kattığı vizyon, simgelerin kullanımı, şeytaniliğin ve kötülüğün aklın sınırlarını zorlayıcı izdüşümü muhteşem buluşlar ve özgün bir anlatımı içeriyor.

La Chiesa, Demons ve John Carpenter imzalı “Prince of Darkness / Karanlıklar Prensi” filmleri arasındaki bir pinpon maçının son seti, iki filmin aritmetik bir ortalaması gibi görünse de, Soavi’nin şaşırtıcı ve kışkırtıcı vizyonu ile bu referansları kırıp çok ötelere geçiyor. Deneysel, ancak bu deneyin Dellamore Dellamorte yönetmeni Soavi’nin bir görsel deneyi olduğu düşünüldüğünde bir o kadar izlemeye değer. Soavi ustası Argento’nun elinden çıkmış bu bir parça eksik senaryo yerine daha özgün bir senaryo üzerinde çalışmış olsa, bu film okkültizm ve şeytan anlatısı türünün başyapıtı olabilirdi. Birkaç filmi daha olsa, Argento – Fulci vs bir yana, Soavi bana göre İtalyan korku sinemasındaki gerçek değer olacaktı.










Torso

Yönetmen:Sergio Martino
Senaryo:Ernesto Gastaldi, Sergio Martino
Oyuncular:Suzy Kendall, Tina Aumont, Luc Merenda, John Richardson
Yapım Yılı: 1973
Ülke: İtalya


Konu: Roma’da bir seri katil kanlı bir cinayet zincirine başlar. Katil hakkında tek bilinen kırmızı bir eşarp taktığı ve kurbanlarını bu eşarpla boğarak öldürdüğüdür. Katil daha sonra kurbanlarının kah gözlerini çıkararak, kah göğüslerini yararak, filme adını veren atmosferi yaratmaktadır. Kurbanlarını Roma’daki bir okulun öğrencileri arasından seçer. Okulun hayatta kalan morali bozuk öğrencileri (dört kız arkadaş) hava değişikliğine ihtiyaçları olduğunu analiz ederek içlerinden birinin amcasının kırdaki çiftliğine giderler. Ancak katil de onları takip edecektir.

Korku Filmleri Yorumu: İsminin uzun olmasına aldanmayın. Bu film bir türün ilk örneklerinden (belki de en iyilerinden) biri: Giallo. Genelde tüm kısa isimler vaktiyle kullanıldığı için uzun isimler yenilere kalmıştır. Bu örnekte ise tam tersi bir durum söz konusu. Biz ona kısaca ABD piyasasındaki ismiyle “Torso” diyelim. Yani söz konusu film bundan sonra “Torso” olarak anılacaktır.

Torso biraz gözden ırak kalmış, bu nedenle de pek bilinmeyen iyi bir Giallo. Özellikle gerilim seven korku izleyicisini bir senedir giymediği pantolonun cebinde 20 YTL bulmuş gibi sevindirecek bir film. Özellikle kırdaki villada geçen sahneleri öylesine gerilim yüklü ki, filmin 36 yaşında olması bile bu gerilimin gücünden en ufak parça bile alıp götüremiyor.

Katilin kimliğini öngörebilmeye ihtimal yok. Katil olarak düşünülebilecek adaylar birer birer öldükçe, en sonunda artık ne gelse razı olacağınız bir noktaya sürükleniyorsunuz. Bu da filmin izlenilirliğini artırıyor. Çok fazla sayıda güzel kadını çok deşifre hallerde kullanması nedeniyle bir parça istismar sineması izlerini (veya pro-istismar sineması diyelim) de taşıyor.

Filmin ilginç bir tercihi var. “Final Girl” tarzının tüm gücünü, sonunda ulaştığı gerilim seviyesi sayesinde başarıyla taşıyabilecekken bunu yapmıyor ve katilin karşısına yapay bir kahraman çıkarıyor. Yani asıl kahramanımız olan, gerilimin tepesideki kadın oyuncu (Suzy Kendall) değil, yan roldeki bir erkek karakter katille yüzgöz olmak durumunda kalıyor. Yönetmen izleyici tarafından özdeşleşilen karakterlerini belli bir acizlik havuzu içerisinde tutup, katille birebirde muhatap olamayacak, hatta bunu düşünemeyecek güçsüzlükte kurgulamış. Bu da, bu filmin yıllanmışlığı göz önüne alındığında, bu yıllanmışlık nedeniyle başlangıçtan itibaren pasif ve mesafeli olan izleyici algısının daha rahat hissedebildiği bir gerilimin oluşmasına sebep oluyor.










Delirium

Yönetmen:Renato Polselli
Senaryo:Renato Polselli
Oyuncular:Mickey Hargitay, Rita Calderoni, Raul Lovecchio
Yapım Yılı: 1972
Ülke: İtalya


Konu: Kafadan sakat bir psikolog olan Dr. Herbert Lyutak kadınlara karşı şiddetli duygular beslemektedir. Arabasıyla yoldan kaldırdığı kadınlara sonu cinayetle biten cinsel eziyetler uygulayan adam, bir yandan da bu cinayetlerin sırrını çözmeye çalışan basiretsiz polis ekibine katili bulmaları konusunda destek olmaktadır. Herbert aynı zamanda güzel bir de karısı olan evli bir adamdır. Karısının da en az kendisi kadar sapık olduğunu öğrenmek Herbert’i çok şaşırtacak olmasına rağmen, sapık bir katil olduğunu bile bile bu adamla evli kalabilmeyi asıl sapıklık olarak değerlendiren biz izleyiciler için çok şaşırtıcı değildir. Bir süre sonra Dr. Lyutak şehirde kendisine benzer yöntemlerle cinayet işleyen bir başka katil daha olduğunu fark eder ve bu kez polise gerçekten destek olmaya karar verir.

Korku Filmleri Yorumu: Korku sinemasındaki İtalyan Giallo alt türünün esin kaynağının, çıkış noktasının, Alfred Hitcock’un Psycho (Sapık) filmi olduğu bilinen bir gerçektir. Giallo’da bu anlatı biraz çarpıtılmış, daha görsel-grafik bir hal almış ve polisiye yönü ağırlık kazanmıştır. Whodunnit (Kim Yaptı?) odaklı anlatı Giallo’nun odağına oturur. Giallo türünün temeli psikolojik korku temelli bir eser olan Sapık’a dayanmasına rağmen, bu türde yapılan ürünler daha çok polisiye tarza yakındırlar ve bu anlamda Sapık’dan farklılaşırlar.

Buna karşılık Giallo türünde etiketlenebilen Delirium, polisiye tarzıyla hemen aynı ağırlıkta psikolojik korku – karakter korkusuna da el atıyor ve bu anlamda özel bir film. Açılış sahnesinden itibaren katilin kim olduğu biliniyor ve hatta film Dr. Lyutak’ın kurbanını öldürdüğü sahneyle açılıyor. Belli bir noktaya kadar bir karakter korkusu gibi gelişiyor. Ancak belli bir noktadan sonra (hemen hemen filmin ikinci yarısından başlayarak) Giallo’ya benzemeye başlıyor. İkinci katilin kim olduğu kağıt üzerinde bilinmediği ve filmin geri kalan süresinde araştırıldığı için bu filmin Giallo başlığında ele alınması da bu açıdan doğru. Ancak film Giallo’ya dönüştükten sonra da psikoljik korku anlatısından vaz geçmiyor. Klasik bir Giallo’nun, bu sitede de incelediğim Buio Omega (Beyond Darkness) filmiyle birleştirilmiş bir hali gibi. Ayrıca filmin cinsel istismarcı havası da var.

Tuhaf bir şey ama filmdeki oyunculukların çok kötü olması filmin amacına ulaşmasını kolaylaştırıyor. İkinci katilin kim olduğu senaryo gereği çok belli olmasına rağmen, kötü ve son derece abartılı oyunculuk sayesinde izleyici dikkati hemen dağılıveriyor. Apansız parlamalar, haykırmalar, ağlayıp zırlayıp, kendini yerden yere atmalar, alakasız yerlerde boş boş bakmalar… (Hatta çatıda bir kovalama sahnesi vardı ki ne zamandır böyle gülmemiştim: Polis kazık gibi dururken birden koşmaya karar verir: Koşma, öne eğilen bir kafa ve arkasına montajlanan, iki adet borunun üzerinden hop hop zıplama sahneleri ile aktarılır). Böylece film bir noktasından sonra başlangıçta emin olduğunuz katilin kimliğinden artık emin olamadığınız bir hale bile dönüşüyor. Sonunda da olabilecek en saçma ve abartılı biçimde sona eriyor. Genel olarak bu filmde yaşanan olaylar, bizim Türk kültüründe “rezillik” adını verdiğimiz, aile içinde yaşanan bir takım mahrem olayların abartılı bir formatta uluorta deşifre edilmesi olayının bir benzeridir. Bir adliye önü sahnesi, bir apartman boşluğu bağrış çağrışı, bir ana cadde saç baş yolmasıdır. İtalyanlar psikolojik korku yapalım, karakter korkusu irdeleyelim derken Akdeniz sıcaklığından ödün verememiş ve rezillik çıkarmışlardır. Bu filmden hareketledir ki, belki de Giallo’nun neden “Giallo” olduğu ve sınırlarının psikolojik korkuyu dışarıda bırakacak biçimde neden bu kadar keskin çizildiği daha iyi anlaşılabilir.










Inferno

Yönetmen:Dario Argento
Senaryo:Dario Argento
Oyuncular:Leigh McCloskey, Irene Miracle, Eleonora Giorgi, Daria Nicolodi
Yapım Yılı: 1980
Ülke: İtalya


Korku Filmleri Yorumu: Dario Argentonun okült zeminli kült serisi Cadı üçlemesi yada 3 anne efsanesinin bu bölümü seriyi dengede tutan, triolojiyi en iyi yansıtan bölümüdür, ancak çoğunluk böyle düşünmez-saygı duymak gerekir. İlk bölüm olan Susprianın popülarite ölçüsü göze alındığında o filmin gölgesinde kalmış olan bölümün ilk dikkat çeken yanı, yönetmenin Suspriadaki özenli kırmızı renk çalışmasının bu kez mavi tonların çarpıcı kullanımı ile süslenmiş olması.Argentonun filmlerinin en belirgin özelliklerinin başında, kullanılan renk ve müziğin uyumlandırılması gelir ki, müzikler sadece film ile değil aynı zamanda renklerle de uyum içindedir. İnfernoda Goblin yerine Keith Emerson ile çalışmış olan Argento, tıpkı Susprianın yoğun ve parlak kırmızısındaki Goblin uyumu gibi bu kez İnfernonun gece mavisi parlaklığına yakışan tınıları Emerson ile keşfetmemizi sağlamıştır. Dikkat edilirse her 3 bölümde farklı şehirlerde geçer. Müzikal anlamda Goblin Almanyadaki gothic bale okuluna ne kadar çok yakıştı ise, Emerson da Newyorkun gece mavisine o denli yakışmıştır.

Mater Tenebrarum ( Karanlıklar Annesi ) İnfernonun başcadısıdır. ( Susprianın ana cadısı İniltiler Annesi ve son halka olan La Terza Madreninki ise Gözyaşları annesi idi hatırlarsanız ). Bu genç ve en güzel cadı, film içinde zaman zaman tüm alımıyla başrol karakterine görünecek ve onun aklını karıştıracaktır.

Newyorkda yaşayan genç kadın ,şair Rose, eski eşyalar satan bir dükkandan Latince bir kitap satın alır.Kitap mimar Varelli tarafından kaleme alınmıştır ve Üç anneler efsanesini anlatır . Rose kitabı okudukça, oturduğu evin cadılar tarafından özel olarak yaptırıldığını anlar ve Romada yaşayan müzik öğrencisi kardeşi Marca mektup yazıp kendisine yardımcı olması için Newyorka çağırır. Marc bu andan itibaren yukarda bahsettiğim genç kızı görmeye başlar ( kucağında bir kedi ile birlikte). Daha sonraki sahnelerde insana saldıran kediler dikkate alınırsa kucağında kedi ile görünen güzel cadının pek de tekin olmadığı anlaşılacaktır. Kızkardeşinin mektubu üzerine Newyorka gelen Marc ürkütücü olayların peşine düşer. Suspriada filmin açılış sahnelerinde okuldan kaçan kız tarafından ana karaktere verilen ipucu, İnfernoda kızkardeşinin şüpheli ölümünü araştırmaya başlayan Marca kızkardeşi tarafından farklı şekilde bırakılacaktır. Görüldüğü üzere her iki bölümde de Argento izleyiciyi tıpkı ana karakter gibi filmin başlarında küçük bir ipucu ile baş başa bırakır, film boyunca peşinden sürükler ve kilidi açacak anahtarı kendi elinde tutar. Filmin unutulmaz sahneleri vardır ki bunların en unutulmazı odadaki su altı sahnesidir. Zaten başlı başına uyumsuzluğun uyumu olan odanın zemini altındaki su unsuru, içinde yüzen cesetlerle birlikte perdeden dışarı taşıp izleyeni boğacak kadar ürkütücü bir görselliğe dönüşür. Doğaüstü korku türünden olan İnfernonun bu sahnesinde , yönetmenin giallolarında ve giallo türüne en çok yakıştırdığımız düğümü çözmeye yada yardımcı olmaya yarayacak hedef olan objeye ulaşamamanın yada binbir zorlukla ulaşılabilmenin gerginliği anahtar objesi üzerinden işlenir. Bazen keşke İnferno serinin ilk bölümü olsa idi diyorum. Suspria ile arasındaki tuhaf rekabetin gizemini çözebilmemiz için bu filmin gölgesiz izlenmesi gerekiyor. Hala Suspria yı izlemediyseniz ilk önce İnfernoyu izleyin. Birbirinden ürkütücü, renk ve müziklerin uyum içinde olduğu sahneleri ile üçlemeden bağımsız düşünüldüğünde dahi gerçek bir korku başyapıtı olan filmin dönemi de düşünülürse, Dario Argentonun neden korku sinemasında efsane isim olduğu fark edilecektir. Argento kendi sinemasını referans alır ve bu referans kusursuzluğun bütünlediği parçaların sunumudur. İnferno, kusur bulmakta zorlanacağınız bir film ve bulsanız dahi bu Suspria ile yapacağınız karşılaştırmadan dolayı olacaktır ve unutmayın, o da bir Argento filmi.

Melisa Aydın