La Morte Vivante (The Living Dead Girl) – Jean Rollin 1982

Living Dead Girl

Yönetmen:Jean Rollin
Senaryo:Jacques Ralf, Jean Rollin
Oyuncular:Françoise Blanchard, Marina Pierro, Carina Barone, Mike Marshall
Yapım Yılı: 1982
Ülke: Fransa


Konu: Çok yakın iki arkadaş olan Catherine ve Helene kan kardeşi olurlar ve bir yemin ederler: Hangisi önce ölürse diğeri de arkadaşının ardından onu takip edecektir. Önce Catherine ölür. Henüz genç bir kadındır. Catherine aile şatolarının bodrumundaki lahite konulmuştur. Ancak 2 yıl sonra, toksik atıkları illegal biçimde buraya atmaya karar veren bir grup ahmak, varilleri illegal biçimde devirirler ve ortaya çıkan toksik gaz alaşımından faydalanan Catherine yaşayanların arasına dönmeye karar verir. Yalnız Catherine’in bir sorunu vardır: Doyurulmak bilmeyen kana susamışlığı. Ahmak adamları oracıkta tırnaklarıyla öldüren Catherine yavaş adımlarla aile şatosuna doğru seğirtir. Sevgili arkadaşının anıları ve özlemiyle öteden beri şatoyu satın almak isteyen eski dostu Helene ise durumdan habersiz, emlakçıyla görüşmek üzere şatoya gelir. Bir de ne görsün ki ölü dostu Catherine, emlakçının kanlı cesedinin başında oturur vaziyettedir.

Korku Filmleri Yorumu: Bana göre birçok açıdan Jean Rollin’in en iyi filmlerinden biri, belki de en iyisi. Belli bir türün içindeki filmler arasında da (bu tür zombi filmleri midir, vampir filmleri midir nedir?) kayda değer yere sahip olabilecek, o yere sahip olması gereken, bence önemli bir film.

Bugün B sineması, veya Avrupa İstismar sineması ile ilgili hangi kitabı açarsanız açın Jean Rollin ismini orada altın harflerle “Seks İstismarı” (Sexploitation) ve Erotik Korku Sineması başlıkları altında görebilirsiniz. Ancak adı bu başlıklar altında anılan, adı bu alt türlerle özdeşleşmiş bir yönetmenin elinden, her ne kadar pekçok kitap ve sitede “Erotik Korku” başlığı altında sınıflandırılsa da, bu denli içe dönük, bu kadar çarpıcı, özel, mahrem, kişilikli ve hassas film izlemiş olduğunu fark edebilmek, ancak algı yolları bütünüyle tıkanmamış, her nasılsa ezbercilikten uzak kalmayı başarabilmiş, halen-herşeye rağmen saflığın değerini bilen izleyicilere nasip olabilir. Burada bahsi geçen özellikteki izleyici işte şu sonucu veya akıl kamaşmasını hissedip ikirciklenebilmeli: “…lan acaba kötü film gerçekte kötü değil mi?…”

Ucuz erotik korku filmlerinin, Emmanuele 6 gibi saf erotik filmlerin yönetmeninden bahsediyoruz. Bu durumda nasıl bir içe dönüklük, nasıl bir mahremiyet, nasıl bir saflıktan bahsedebiliriz peki?

İşte bu noktada Jean Rollin’in anlatısının özgünlüğüne konuk olacaksınız. Bu an o özgünlüğü hissedeceğiniz an. Aralarında bu derece kanla ve tutkuyla bağlı bir ilişki, neredeyse bir varlık-yokluk aşkı olan Catherine ve Helene’in ilişkilerinin mekaniğini izleyiciye göstermeyecek çünkü. Bu ilişkinin, yönetmenin etiketinden dolayı hemen aklınıza gelebilecek “lezbiyenlik” gibi olasılıkları, ilk paragrafta sözünü ettiğim “saf bakışınızı” yitirdiyseniz, isterseniz bu filmi on kere izleyin peşinizi bırakmaz çünkü. Bırakın bu filmi, nereye bakarsanız bakın bırakmaz. Ancak üzgünüz, bu film bu anlamda sizi tatmin etmeyecek. Çünkü bu erotik filmlerin, softcore pornoların yönetmeninden, baş iki karakterin aralarındaki mahremiyette saklı olabilecek kadar güçlü, ve izleyiciye aktarıldığı boyutunun nedensizliği ölçüsünde duru bir dostluğun, ümitsiz anlatısıdır.

Ne kadar mı erotik? Hangi porno, hangi erotik sinema yönetmeni Helene’in elleriyle, çıplak Catherine’i yıkadığı, üzerindeki kanları temizlediği sahneyi 50 metre mesafeden çeker? Üstelik dışarıdan, dış gözle? Helene Catherine’i şatonun balkonunda yıkamaktadır; izleyiciyinin ancak yoldan geçen bir yabancının görebileceği kadarını görmesine izin vardır. Bir ev mahremiyeti, Catherine ve Helene arasındaki ilişinin sembolü bir evin mahremiyeti. Buna karşılık yine de bu yıkanma faslı dört duvar arasında değil, balkonda yapılmaktadır! Bütünüyle fikirsiz, tümüyle yabancı değilsiniz bu durumda. Biraz içindesiniz, ama ancak Rollin’in izin verdiği kadar. İşte bu kadar erotik. O erotizmi uzaktan hissedebilir, ancak bu ilişkinin özeline adım atamazsınız.

Filmin mahremiyete verdiği öneme dair bir başka işaret de önem sırasında Helene ve Catherine den sonra gelen iki diğer önemli karakterinin, Barbara ve Greg’in kimliklerinde saklı. Burada Barbara ve Greg ile izleyici arasında sembolik bir ilişki, özdeşleşme bulunuyor. Çünkü onlar turist! Barbara herşeye burnunu sokmayı seven, otun botun fotoğrafını çeken, aktif dinamik heyecanlı, Greg ise keyfine düşkün. Bodrumdaki ahmakları öldürdükten sonra beyaz elbisesi içinde şatoya doğru seğirten Catherine’in fotoğrafını çeken Barbara, daha sonra bu imajdan çok etkileniyor ve turistik yağmasına derinlik katmak üzere şatoya gidip oranın mahremiyetini tehdit etmeye karar veriyor. Ona göre burada elde edebileceği deneyimler ve görüntüler tüketmek için. Oysa bu evde yaşanan bir dram, bu şekilde dış boyutsuz gözlemlerle anlaşılamayacak bir anlam derinliği var. Derin bir öyküyle, bir erotik korku filmi bekleyen izleyici arasında olduğu gibi. Barbara ve Greg’in ölümleri izleyicinin ölümü anlamına geliyor.

Böylesine duygulu bir filmin, görsel açıdan bu kadar zorlayıcı ve sert olması da hatırı sayılır bir tezat doğuruyor. Jean Rollin filmleri içinde herhalde en kanlısı bu. Catherine’in kurbanlarını tırnaklarıyla parçalaması, onlardan parçalar koparması, bunu yaparken sanki kendinden bir parça koparıyormuşçasına acı içinde olması çok çarpıcı (Catherine’in vampir mi yoksa zombi mi olduğu belli değil, çünkü onları yemiyor – kanlarını içiyor) Catherine rolündeki Françoise Blanchard’ın performansı gerçekten mükemmel. Diğer yandan filmin en kilit rolünde, Helene’i canlandıran Marina Pierro’nun kimi zaman aksayan yavan performansı ise belki de filmin tek zayıf noktası.










Gokhan Toka
Gokhan Toka on FacebookGokhan Toka on InstagramGokhan Toka on LinkedinGokhan Toka on TwitterGokhan Toka on Youtube