Onibaba – Shindo Kaneto 1964

Onibaba

Yönetmen:Shindo Kaneto
Senaryo:Shindo Kaneto
Oyuncular:Nobuko Otowa, Jitsuko Yoshimura, Kei Sato
Yapım Yılı: 1964
Ülke: Japonya


Korku Filmleri Yorumu: Kaneto’nun Onibaba filminden, Kwaidan’ı yorumlarken söz etmiştim. Kwaidan ve Onibaba Japon korku sinemasının ilk birkaç örneği arasında gösterilebilir. Kwaidan’da olduğu gibi Onibaba’da da yine geleneksel bir Noh tiyatrosu öyküsü temel olarak kullanılmış. Ancak Kwaidan dört farklı öykünün işlendiği dört farklı kısa filmden oluşmaktaydı; Onibaba ise izleyicilere tek ve konsantre bir öyküyü oldukça uzun sayılabilecek bir sürede sunuyor: 105 dakika.

Filmin Kwaidan’dan diğer farkları, Kwaidan’da görülebilen ve yapay sahne tasarımlarındaki dekor-renk kullanımı-sanat yönetimi başlıklarında kendini hissettiren üst düzey stilizasyon bu filmde yerini gerçekçi bir resmedişe bırakıyor. İkinci fark Onibaba’nın siyah beyaz olması. Bunun dışında öykünün temel motifi (Japon korku sinemasının da neredeyse temelini oluşturan “kaidan” – intikamcı ruh) bu filmde de mevcut. Ancak filmin tek hedefi böyle bir korku öykücüğünü folklorik bir genelgeçer cazibede aktarmak olmadığı için Kwaidan’dan önemli ölçüde ayrışıyor: çünkü Kwaidan’ın aksine Onibaba’da filmi 105 dakika boyunca sürükleyen ve kaidan motifini gölgede bırakan etkileyici bir tez ve fikir mevcut.

105 dakikalık süre ve Noh tiyatrosu tarzı bu geleneksel tek öykü bir araya geldiği zaman ortaya son derece yavaş akan bir film çıkıyor. Film, bir örümcek ağı gibi örülüyor; izleyici üzerinde kalan hafızası ise acı-ekşi bir örümcek zehiri gibi. Onibaba kelimesi Japonca’da “Şeytan Kadın” anlamına geliyor. Hal böyle olunca yine bir “Kyojo Mono” mu diye düşünüyoruz ancak o kadar basit değil. Çünkü shitei (yaratık) ve waki (insan) arasındaki sınır bu filmde hiç de net değil. Kwaidan’ı anlatırken Noh anlatısında oyunun iki karakter: shitei ve waki arasında geçtiğini söylemiştim. Shitei her zaman bir maske takardı, waki ise maskesizdi. Shitei oyunun sonunda maskesini açar ve bir şeytan mı, bir tanrı mı, yoksa bir kahraman mı olduğu belli olurdu. Oyun, bu ikisi arasındaki gerilim ve etkileşim üzerine kurulurdu ve shitei’nin gerçek kimliği oyununun türünü belirlerdi (korku, kahramanlık vs). Onibaba ise öylesine kışkırtıcı bir soru yaratıyor ki (insan nedir) Noh’un bu geleneksel ve güvenli insan-yaratık ayrımını, bu soruyu sormakta temel bir araç gibi kullanıyor. Bu anlamda Kwaidan’dan ve geleneksel Kaidan yaklaşımından çok çok farklı.

Onibaba öyle bir tez ve tartışma üzerine kurulu ki, bu son derece basit Noh motifini başka bir boyuta taşıyor ve shitei ve waki’yi, insanı ve şeytanı tek bir vücutta birleştiriyor. Filmin senaryosunun temelini oluşturan o basit Noh motifi ise bu büyük birleşmenin gölgesinde kalıp, ufacık ve önemsiz bir ayrıntıya dönüşüyor. Hal böyleyken Onibaba’ya klasik anlamda bir korku filmi diyebilmek pek kolay değil. Çünkü burada korkutucu ve rahatsız edici olan filmin izleyici üzerinde uyandırdığı provakatif düşünceler.

Onibaba, sonu yokmuş gibi görünen, insan boyunu aşan otlar ve sazlıklardan oluşan bir dünyada geçiyor. Burası Japonya’da, isimsiz bir nehrin kıyısındaki sazlık ve otluk bir alan. Otlar sürekli rüzgar altında dalgalar gibi eğilip, bükülüyor ve dansediyorlar. İlk başta cennet gibi görünen bu mekan aslında tam tersine bir cehennem, bu danseden uzantıları da birer alev gibi okunabilir ki bu okuma çok da doğru olur. Çünkü yönetmen Kaneto, Onibaba’da dünyadaki cehennemi resmediyor. 14. Yüzyıl Japonyasında, elli yıl süren iç savaşın ilk yıllarındayız. Bu, bir çıkışı yokmuş gibi görünen çayır cehenneminin yalnızca iki sakini var: biri yaşlı, diğeri genç iki kadın. Erkekleri zorla savaşa alınmış olan bu iki kadın, (yaşlı olan genç olanın kaynanasıdır) açlıktan ölmemek için, çayırlığa sığınan yaralı ve yolunu yitirmiş samurayları öldürüp, zırhlarını ve silahlarını buğday karşılığı satmaktadırlar. Cesetleri ise çayırlığın ortasındaki derin bir çukura atarlar. Kadınlar bir an bile gülmezler, çünkü bu dünyada gülecek hiçbirşey yoktur.

Bu ikilinin mutsuzlukları, vaktiyle çayırlıkta yaşayan ve diğer erkekler ile birlikte savaşa alınmış olan “Hachi”‘nin savaştan kaçarak çayırlığa dönmesi ile birlikte bozulur. Hachi yaşlı kadına oğlunun öldüğünü söyler. Hachi son derece güvenilmez, çıkarcı bir adamdır. Gelir gelmez genç kadına da göz koyar. Kadının kocasının gerçekten ölüp ölmediği bile değildir. Bir süre sonra genç kadın da, hayatında güzel olan hiçbirşey olmadığının bilinciyle ona yanaşmaya başlayacaktır. Bu yakınlaşmadan yaşlı kadın son derece rahatsız olur. Çünkü kızın Hachi’nin yanına taşınması durumunda tek başına samurayları öldürebilmesine olanak yoktur: bu da aç kalmak anlamına gelecektir. Ancak bu rahatsızlığın tek nedeni bu da değildir, çünkü yaşlı kadın Hachi’ye kendi vücudunu teklif ettiğinde reddedilir.

Filmdeki karakterlerin hiçbiri, bu üç karakter kesinlikle izleyicinin özdeşleşebileceği türden değildirler. Eğer karakterlerden biri bile özdeşleşilebilir nitelikte olsa bu filme kolayca dram denebilir. Ancak böyle olmadığı için, yarattığı ruh buran his nedeniyle film korku filmi olarak algılanabilmektedir. Bu üç karakter dışında, bu cehenneme giren tüm canlıların bu üçlü tarafından öldürüldüğünü film boyunca görürüz ki bunlara sevimli bir yavru köpek de dahildir (Hatta köpeği gördüklerinde gözleri parlar – akşam yemeğinde onu yiyeceklerdir).

Hachi’nin genel çirkinliği, kadınların kontrolden çıkmış şehveti, tüm bu öldürmeler, sefalet, ve bütün film boyunca bir an olsun seyrelmeyen amaçsızlık ve mutsuzluk duygusu, her gün aynı şeyin, aynı amaçsızlığın, salt bir gün daha bu cehennemde hayatta kalabilmek için tekrarı, bu mutsuzluk, insana “neden” dedirtiyor. (Kim demişti bilmiyorum: “cehennem tekrardır” diye, ama çok haklı).

Yaptığı zinanın silik rahatsızlık hissi ile genç kız köpeği yedikleri yemekte yaşlı kadına sorar: “bu dünyada yaptığımız suçların cezasını çekecek miyiz” Yaşlı kadın kıza “evet der, ama bu dünyada şeytan yoktur. Şeytanlar cehennemde olur”. O anda biz izleyiciler ise şunu düşünürüz: “iyi ama burası zaten cehennem”. Gece ilerleyen saatlerde, kız gizlice Hachi’nin yanına kaçtığında yaşlı kadın kendi şeytanını nihayet bulur. Ürkütücü bir maske içerisinde karşısında durmaktadır, ya da bu onun yüzüdür. Yaratık ondan kendisini bu çayırlıktan çıkarmasını ister, kaybolmuştur, yardım ederse yaşlı kadına zarar vermeyecektir. Kadın mecburen kabul eder. Yüzünü neden sakladığını sorar kadın, yaratık “ben çok yakışıklı bir adamım, yüzümü koruyorum” der. Kadın durur: “seni çıkarırsam bana yüzünü gösterir misin? ben hiç güzel birşey görmedim” der. Yaratık reddeder. Kadın yaratığı da çukura atmaya karar verecektir.

Otların arasında duran kocaman bir çukurun nasıl bir gerilim unsuru olarak kullanıldığını bu filmle görme fırsatı bulabilirsiniz. Cennet dünyadaysa eğer, cehennem de öyledir ve illa alevli olmasına gerek yok; Onibaba’nın çayırlığı cehennemdir. İçindeki bu küçük topluluk ise belki görevleri buraya düşen kayıp ruhları tüketmek olan, bu cehennemin zebanileridir. Ya da belki de onlar sadece insandır, burası da sıradan bir çayırlıktır. Ama farklı söyleyebilmek kesinlikle, hiç kolay değildir. Kendimize tüm film boyunca sorarız: insan nedir, iyilik ve kötülük insandan ne kadar uzaktadır, tüm film boyunca ve yaşlı kadın filmin sonunda çukurunun üzerinden atlar ve “ben insanım” diye son ses, çığlık çığlığa bağırırken.










Gokhan Toka
Gokhan Toka on FacebookGokhan Toka on InstagramGokhan Toka on LinkedinGokhan Toka on TwitterGokhan Toka on Youtube

One thought on “Onibaba – Shindo Kaneto 1964

  1. Henüz izlemedim ama bardaki arkadaÅŸlar çok güzel olduÄŸunu söylüyorlar japon filmlerinde genelde dövüş sahnelerini seviyoru hele tehlikeli çiçekler… Onun üstüne film tanımam zaten bu yüzden japonla evlenecem. çünkü çok yakışıklılar
    BbByYySsS

Comments are closed.