Sıfır Dediğimde – Gökhan Yorgancıgil 2007

Sıfır Dediğimde

Yönetmen: Gökhan Yorgancıgil
Senaryo: Gökhan Yorgancıgil
Oyuncular: Hazım Körmükçü, Semih Sergen, Oktay Kaynarca, Görkem Yeltan
Yapım Yılı: 2007
Ülke: Türkiye


Konu: Güzel sanatlar fakültesinde öğrenci olan Aslı, sanat tarihi hocasından çok değerli antika bir kitabı ödünç alır. Aynı gün içinde de kitabı içine koyduğu çantasını kaybeder. Çantasını nerede unuttuğunu ümitsizce hatırlamaya çalışan ve giderek bunalan Aslı’yı tıp fakültesinde öğrenci olan arkadaşı Nevin psikiyatriste götürür. Aslı’nın unutkanlığının ciddi boyutta olduğunu gören psikiyatrist, kendisine hipnoz yapmaları teklifini sunar. Hipnoz seansı ile çantasını kaybettiği güne ve ana geri dönecektir. Seans sırasında çantasını unuttuğu yeri gören Aslı, çantasının yaşlı bir kadın tarafından alındığını da görür. Seansı kesmeden devam ettirmek isteyen psikiyatristi, Aslı’ya yaşlı kadını takip etmesini söyler. Ancak Aslı’yı da takip eden birisi vardır.


Korku Filmleri Yorumu: Bu ülkede halen o kadar az film çekiliyor ki, hali hazırda çekilebilmiş olanlar zaten belli açılardan mantıksal olarak bir “doğal seleksiyon” sürecini başarıyla atlatmış durumda olmalılar. Film çekmek de kolay bir iş olmadığından, pahalı ve birsürü insanın bir araya gelmesini gerektiren bir icraatlar ve sinerjiler silsilesi olduğundan, birilerinin birilerini bu işi yapmanın yapmamaya oranla daha iyi olduğuna ikna etmesi gerek ki yapılabilisin. Gökhan Yorgancıgil’in “Sıfır Dediğimde” filmi bu işi başarılı öyküsü ve kurgusu ile sağlayabilmiş olan bir yapım.

O öykü o kadar güzel ve anlatmaya değer bir öykü ki, filmin temel problemi de zaten bu noktada ortaya çıkıyor. Bu film olması gerekenden daha kısa ve öykü hakkettiği zaman diliminden daha kısa bir sürede aktarılmaya çalışılmıştır. Nacizane kanaatim, film en az 25 dakika daha uzun olsa, ya da daha iyisi uzun metrajın ötesinde “mini dizi” formatında yapılsa çok başarılı olabilirdi. Filmin rahatsız edici olmasına neden olan, inandırıcılığını zora sokan ve öyküye çomak sokan bazı parçaları ki bunları başka eleştirmenlerin yazılarında okumak mümkün, bana sorarsanız hep bu dar alanda paslaşma zorluğundan kaynaklı parçalar. Örneğin, bana göre bu filmin ana karakteri ASLI olmalıdır (öykünün ruhuna uygun olarak). Oysa filmde ana karakter maalesef Aslı değil, doktordur. Bu da kısa olmak zorunda kalan anlatının getirdiği yöntemsel ifade zorluklarından ve çıkmazlarından biri. Öykü düzleminde kısıtlı zamana (bir akşamüstü ve gece) sokulmak zorunda kalan öykü, mecburen kendisine kahraman olarak en uygun aday olan doktoru ve diğer yan karakter olan Aslı’nın arkadaşını seçiyor. Doktorun kahraman olduğu bu durumda başka gündemler de mecburen öyküye dahil oluyor; rasyonel akıl ve mistiğin ve masalın aralarındaki enerji dolu sürtüşmeyi anlatmaya soyunuyor film. Oysa masal ve mistik, bu öyküde o denli güçlüler ki rasyonelin kendisine sorduğu sorularının, rasyonelin ayılıp bayılmalarının, rasyonelin şaşırma fasıllarının, rasyonelin monologlarının izleyiciye bıkkınlık dışında sunabileceği birşey yok. Bu bıkkınlığı birkaç karede alıp tüketebiliriz, ama ana karakter doktor olunca, onun filmin başından sonuna kadar sorduğu sorular ve sığ düşünceler izleyiciyi boğuyorlar.

Kaldı ki, bu rasyonellik de eksik bir rasyonellik. Yorgancıgil’in büyüleyici bir mistik öykü karşısına sürdüğü rasyoneli simgeleyen doktor ve doktora katık ettiği Aslı’nın arkadaşını oynayan karakter, son derece sığ ve patetik gündemlerle meşguller. Doktorun bilimin acınacak köşelerinde kıvrandığını görüyoruz. Eğer gerçekten psikiyatristler böyleyse bırakın rahat rahat delireyim, beni Türk psikologlarına ve psikyatristlerine emanet etmeyiniz durum bu ise! Doktor adeta film olsun diye bilimsellik ve doktorlukla alakası olmayan bir acizlik içerisinde görünüyor ve neredeyse yapacakları ve yaptıklarını anlamlandırmak için Aslı’nın arkadaşından icazet alıyor. Tabi eğer Yorgancıgil, mistiğin zaferine baştan hükmettiyse bunda öyle büyük bir problem de yok. Çünkü filmin başında hatırladığım bir Teksas-Tommiks diyaloğu var ki, ordan başlayarak zaten doktor karakteri ve temsil ettiği rasyonel zihin sürekli bir dağılma ve dağıtılma eğilimindedir.

Yine de filmin esas amacı rasyoneli sınayıp dağıtmak olsa bile, bence doktor karakteri asla başrol olarak konumlanmamalıdır. Onun ve Nevin’in diyalogları gerçekten de insanı bayıltıyor. Kaldı ki eğer bir amacınız ve bu amacınızı besleyen bir felsefeniz varsa, en son yapılacak şey doğrudan felsefeden bahsetmek olabilir.

Ama diğer yandan başrole oturtulabilecek başka bir karakter de, filmin zaman kısıtından dolayı pek kalmıyor. Normal şartlarda seans Aslı açısından tehlikeli bir hal aldığında doktorun kesmesi ve belki başka birgün devam etmesi gerekir. Ama ortada doktor karakteri dışında bir karakter olmadığından, ve karakterlerin dışarıda aktarılabilecek birer hayatları olmadığından herşey devam ediyor ve aynı geceye sığdırılıyor. Dolayısıyla da geriye sadece doktorun temsil ettiği ve ifade ettiği rasyonelliğin sınandığı olasılığı ve algısı kalıyor. Bu da bir açıdan sakat bir yaklaşım, çünkü sınama için gerekli altyapı tam olarak kurulamamış oluyor; doktor, temsil ettiği rasyonelliği başarıyla ve mantıksallığı ile simgeleyemiyor. Filmin temel problemi ortasına aldığı bu sakat doktor karakteri ile gereğinden fazla (belki de dediğim gibi yöntemsel açıdan mecburen) oynaması. Bu ise verimsiz bir alışveriş.

Yönetmen için pek çok kaynakta kendisini David Lynch’e yakın konumlandırdığı ile ilgili şeyler okudum. Bir açıdan haklı, çünkü ortaya koymak istediği gerilim tarzı popülist ve anlık beslemeli bir tarz değil. Örneğin, Aslı’nın birinin kendisini izlediğini fark ettiği ilk seansta olan bir olay. Aslı doktorun odasında koltukta yatıyor, hipnozun etkisi altında, bir yandan da hipnoz altındayken kendi kendine bağırıyor: “kimsin sen, beni niye izliyorsun, gelme üzerime” vs vb. Bu arada doktor da Aslı’yı normale geri döndürmek için sıfıra doğru geri sayıyor. Ama işin ilginci, yönetmen bu sahnede müthiş bir gerilim yaratma fırsatını adeta elinin tersiyle şöyleee bir itiveriyor, çünkü bütün bu sahnede Aslı koltukta uzanırken ve kendi kendine konuşurken görünmektedir!! Halbuki, o anda hayal aleminde olsa, izleyicisi adım adım yaklaşsa ve doktor dış sesle sıfıra doğru geriye saysa al sana mis gibi hazıma amade gerilim. Buna karşılık Lynch tarzı, statik ve havada asılı duran bir gerilim film boyunca baki midir derseniz, malesef o da pek değil. Çünkü bu film doktor ve Nevin ağzından çıkan, bir dizi rasyonelliğe öykünen diyalog etrafında sığlaşmaktadır. Lynch tarzı bir gerilimde bu denli fazla diyaloğa, ve dahası bu denli gerçekçi – rasyonel olmaya çalışan ve dolayısıyla izleyiciyi kendi güvenli gerçekliğinden çıkaramayan diyaloğa izin verilmeyecektir.

Şu bir gerçek ki, olumsuz yanlarına, zaman zaman aşırı ve sığ diyalog nedeniyle çok düşen temposuna rağmen, son derece güzel öyküsü ve özellikle de kurgusundaki başarı ile dikkat çeken bir film. Vizyondaki birbirinin karbon kopyası bir dolu yabancı filme oranla çok daha başarılı ve izlenesi bir iş. Lynch’den ziyade bana göre J Horror şablonuna daha yakın bir film.

Gökhan Toka










Gokhan Toka
Gokhan Toka on FacebookGokhan Toka on InstagramGokhan Toka on LinkedinGokhan Toka on TwitterGokhan Toka on Youtube

2 thoughts on “Sıfır Dediğimde – Gökhan Yorgancıgil 2007

  1. gerçekten filmin konusu manyak derece güzel gözüküyor. kesinlikle izlenmeli diye düşünüyordum ama oktay kaynarcanın olduğu film güzel olmayacağının kanaatindeyim. bir adamı her yerde görmek insanın midesini bulandırır. bu tür bir konuyu hollywod oyuncuları çevirseydi kesinlikle fevkaladenin fevkinde olurdu. Türk oyuncularının kötü olduğunu söylemiyorum, her oyuncu her oyunu oynayamaz diyorum. türk oyuncular arasından role daha yakışan insanlar bulunabilirdi.

  2. bence de oktay kaynarca korku için pek uygun deÄŸildir.daha yeni yüzler oynatılması gerekir.artık gençlerin ve yeni oyuncuların önü açılmalıdır….

Comments are closed.