Shock Waves

Yönetmen:Ken Wiederhorn
Senaryo:John Kent Harrison, Ken Pare, Ken Wiederhorn
Oyuncular:Brooke Adams, Peter Cushing, John Carradine, Fred Buch
Yapım Yılı: 1977
Ülke: ABD


Konu: Tekneyle mavi yolculuk yapan bir grup turist deniz kazası geçirirler. Tekneleri gece yarısı, mürettebattan birinin idda ettiğine göre bir “hayalet gemiye” çarpmış ve hasar görmüştür. Yakınlardaki bir adaya sığınırlar. Ancak adayı çevreleyen deniz, 35 yıldır bugünü bekleyen sualtı nazi zombilerinin doğal yaşama alanıdır.

Korku Filmleri Yorumu: Bu filmle birlikte “Nazi Zombileri” kisvesi altında üçüncü filmimizi de izlemiş oluyoruz. Hatırlarsınız, bunlardan ilki Jesus Franco’dan Oasis Of The Zombies, diğeri de 2006 yapımı Horrors Of War. Bu şekilde devam edersek, Nazi Zombileri diye ayrı bir etiket açmamız gerekebilir ve iyi de olur.

Şimdilik, seyrettiğim üç nazi zombisi filmi içinde açık ara en iyisi Shock Waves. Zaten kadrodan da belli: Brooke Adams, Peter Cushing, John Carradine… Yalnız filmde bu kadro tam anlamıyla suyunu sıka sıka kullanılmamış. Brooke Adams başrolde olmasına rağmen çok az diyalogu var, ama genelde filmde zaten çok fazla diyalog yok. Hammer yıldızları Peter Cushing ve John Carradine ise yan rollerde görülüyorlar.

Filmin en büyük artısı gerilim ve atmosferi. Başlangıçtan itibaren belli bir noktaya kadar gerilimi çok iyi kuruyor. Deniz, görüntü kalitesi, zombi teması, gerilim bir araya geldiğinde Ossorio’nun Ghost Galleon‘u ayarında bir film izleyeceğimizi düşünüyoruz. Evet, tam olarak olmasa da Shock Waves’den bu tadı damıtabilmek mümkün.

Filmin oyuncu kadrosundan sonraki üçüncü önemli artısı da, özellikle su altı çekimlerinde ortaya konan kalite. Ancak bu yeterlilik, açıkçası filmin montaj masasında kanımca biraz bozulmasına da neden olmuş. Çünkü su altı çekimlerine gereğinden fazla yer vermişler. Zombi askeri rolündeki sarışın gençlerin, üzerlerinde cillop gibi ütülü üniformaları ile (35 yıldır suyun altında bozulmamış façalar) deniz tabanında dimdik yürümeye çalışmaları, aslında özünde komik bir faaliyet ve uzun ve pürdikkat izlenen bir sekansta da iyice komik oluyor. İzleyici zombilerle haddinden fazla muhatap olmaya başladıktan sonradır ki zaten (bu da aşağı yukarı filmin ortaları oluyor) filmin açılışta tavanda gezen cazibesi biraz irtifa kaybediyor.

Filmimizdeki zombiler et yiyen cinsten değiller. Kurbanlarını genelde suyun altında boğarak öldürüyorlar. Kurbanlarına genelde dört dalıyorlar, el ense çekiyorlar, kündeye getirip, bellerinden kavrayıp havada çırpıyorlar; kısacası güreşiyorlar. Dolayısıyla çok da fazla korkulacak bir tarafları yok. Filmde herhangibir gore unsuru yaratmıyor, pislik çıkarmıyorlar. Doğrusunu isterseniz deniz kestaneleri bile daha korkunç biçimde aksettiriliyor. Ama buna rağmen filmin verdiği gerilime şaşıracaksınız.

Bu yaz sıcaklarında seyredilecek en güzel korku filmlerinden biri. Tropikal adada, bele kadar suyun içinde olayım da yukarıdaki özellikteki nazi zombilerliyle ben muhatap olayım.










Antropophagus

Yönetmen:Joe D’Amato
Senaryo:Joe D’Amato, George Eastman
Oyuncular:Tisa Farrow, Saverio Vallone, Serena Grandi, Margaret Mazzantini, Mark Bodin, Bob Larsen, Rubina Rey
Yapım Yılı: 1980
Ülke: İtalya


Konu: Buio Omega ile favori korku filmlerim listeme giriş yapan Joe D’Amato’dan bir başka korku filmi daha. Aslında yönetmenin bu ikisi dışında bildiğim kadarıyla başka bir korku filmi daha yok. Joe D’Amato’nun bu iki film dışındaki filmleri porno türünde. Buio Omega tam olmasa da, özellikle Antropophagus tam bir Trash örneği. Bir grup İtalyanca konuşan turist (İtalyanca konuşuyor olmaları İtalyan oldukları anlamına gelmiyor, büyük olasılıkla Amerikalılar) Yunanistan tatillerine yat kiralayarak devam ederler. Kiraladıkları yatla da, içlerinden birinin arkadaşlarının yaşadığı ve “yılın bu mevsiminde sessiz sakin bir cennet parçası” olarak nitelendirdiği, Ege Denizi’ndeki bir adaya doğru yola çıkarlar. Adaya vardıklarında, buradaki kasabanın tamamen terk edilmiş olduğunu görürler. Hatta cesetler de bulurlar. Geri dönmek isteyen turistlerin yatları, akıntıya kapılıp adadan uzaklaşmıştır. Adada mahsur kalan turistler, buradaki arkadaşlarının evlerine giderler, ancak orası da boştur. Evde arkadaşlarının kör kızını, çıldırmanın eşiğinde bulurlar. Kız, herkesin öldürüldüğünü söylemektedir ve tüm bu zaman boyunca, kokusundan tanıdığı bu katilden dolaplara saklanarak kurtulmuştur. Turistler katili durdurabilmenin hayatta kalabilmek için tek yolları olduğunu düşünürler. Tepedeki büyük evin içindeki gizli bir odada, katilin kanlı geçmişi ve tüm bu şiddetin nedenini gösteren kanıtlar bulurlar. Başroldeki Tisa Farrow, Mia Farrow’un kız kardeşi. Yönetmen bu filmde, Buio Omega ile kıyaslanmayacak kadar düşük standartlarda çalışmış: ışık ve görüntü oldukça kötü. (Buio Omega müzikleri Goblin imzalı misal). Filmin başlangıcındaki gerilim atmosferi ve kurulum çok iyi, ancak ortalarından sonra sürekli benzer sahneler devreye giriyor ve film iyice Trash kimliğine bürünüyor. Tam bir istismar örneği: yamyamlık ve gore, ara sıra uç noktalara çıkıyor. Özellikle manyağın, hamile kadının bebeğini karnından çıkarıp elma gibi yemesi iğrençti.




Oasis of Zombies

Yönetmen:Jesus Franco
Senaryo:Jesus Franco
Oyuncular:
Yapım Yılı: 1981
Ülke: Fransa


Korku Filmleri Yorumu: Orijinal ismi Abîme des morts vivants olan bu film adından da anlaşılacağı üzere bir Fransız halt yemesi. Bence filmi en iyi anlatan isim ise Bloodsucking Nazi Zombies biçimindeki isim tamlaması. Türkçe meali : KAN EMİCİ NAZİ ZOMBİLERİ oluyor ki tek kelimeyle MÜTHİŞ bir isim. Filmi pür dikkat da izleseniz anlamak çok zor. Ama ben tüm imkanlarımı bir araya getirdim ve anladım. Hatta şimdi büyük bir amme hizmetinin altına imza atarak anladığımı anlatıcağım: Amerikalı, ikinci dünya savaşında kuzey afrika’da da savaşmış olan, ve orada da yaşayan bir dede, elinde nazi altınlarının gömülü olduğu bir vahayı gösteren bir harita ile pervasızca cirit atmaktadır. Sonunda alman vatandaşı bir uyanık duruma uyanarak “gel bakayım dede, şu altınları bana bir anlat” der ve anlar anlamaz da dedeyi oracıkta öldürür ve haritayı da almak suretiyle sıvışır. Fakat amerikalı dedenin gözü yaşlı torunu, bu işin peşini bırakmama kararı ile (aslında altı milyon dolarcığın :)) amerikadan taa afrikaya akar gelir. Yalnız filme orasından burasından giren, şorttan başka birşey giymeyen, nazi zombilerinin orasını burasını emdiği kızlar kim? Nerden kaynağı kurumaz böcek sürüsü gibi çıkıyorlar bu kızlar, bir onu anlamadım. Neyse, altınların gömülü olduğu bu vahada aynı zamanda nazi zombileri de gömülü. Neden zombiler var onu bilmiyoruz. Ama var işte, o kadar.. Film bir flashback’de o kısmı anlatır gibi oluyor ama sadece nazilerin öldüğü savaşı gösteriyor. Herhalde ölünce zombi olunuyor direkt. Sanırım.. Gerçi o savaş sahnesinde de olaylar biraz hızlı geliştiği için (koşturup oraya buraya zıplayan adamlar vardı sadece, savaşı göremedim) ve yönetmen küçük bir hata yaparak her iki tarafa da aynı üniformayı giydirdiği için o karışıklıkta konuyu kaçırmış olabilirim. Kardeşim bu filmin ramazan ayında iftar saatinde gösterilebileceğini söyledi. Hımm, birkaç şortlukızemme sahnesini çıkarırsak olabilir. Çünkü filmin büyük çoğunluğu çöl, deve, vaha, namaz, minare göstererek geçiyor. (muhtemelen başka filmlerden ödünç almışlar bu sahneleri) Zombi dedik diye de öyle kallavi birşey beklemeyin. Suratlarına boyalı hamur sürünmüş, üstü başı parçalanmış birkaç gariban ortalıkta salınıp “vua vua” diye ses çıkarıyorlar sadece. Hamur sürerek yapamadıkları o en korkutucu, elebaşı (erbaş) zombileri ise vitrin mankeninin suratını boyayarak ve elinden kolundan tutup kamera neredeyse köşeden kadraja sokmak vasıtasıyla izleyiciye aktarmışlar. Gece çekimleri süper. Gece gündüz fark etmiyor yönetmene, gece çekimlerini de gündüz yapmış adam, çok başarılı. Filmin vahşi bir cazibesi olduğunu, ve izleyiciye “aman allahım bu kadar da olamaz” dedirtecek kadar dehşet yaratması nedeniyle 1 puanlık filmleri geride bırakarak 2 puanı sonuna kadar hakkettiğini söylemeliyim. Bu film, korku sinemasında EUROTRASH denen türe giriyor. Korku filmleri 70lerde patlama ve prim yapınca, bu işi yapabilen yapamıyan herkes 70-80 lerde bu işe girmişti. Avrupa’da özellikle en kötü örnekler ortaya çıktı ki bunlara topluca EUROTRASH adı veriliyor. Bu kadar lafın üzerine hala “bu berbat film neye benziyor” derseniz, yeşilçam zombi filmi çekse bundan daha iyisini çekerdi diyerek sizi kışkışlayabiliriz.










Vampiros Lesbos

Yönetmen:Jesus Franco
Senaryo:Jaime Chavarri, Jesus Franco
Oyuncular:Ewa Stromberg, Soledad Miranda, Andres Monales (Omar)
Yapım Yılı: 1971
Ülke: Almanya, İspanya


Korku Filmleri Yorumu: Kan Emici Nazi Zombileri adlı muhteşem filmini evvelen yorumlama şerefine nail olduğum büyük üstat Jess Franco’dan bir büyük başyapıt daha. 10 üzerinden tamı tamına iki puan verdiğim söz konusu bedbaht filme yaptığım yorumunun sonunda film hakkında şöyle buyurmuşum: Yeşilçam zombi filmi yapsa bundan daha iyisini yapardı. Hah işte, Sayın Franco bu yakarışımı duyarcasına yeşilçamvari bir vampir filmi çekmiş bu kez ve adeta nazire yapmış. Yiğidi öldürüp hakkını vermek gerek, gerçekten de yeşilçam yapsa bundan daha iyi vampir filmi yapamazdı.

Vampyros Lesbos, adından yine anlaşılabileceği üzere Lezbiyen bir takım vampirlerle ilgili oldukça eblek bir film. Eblekliği nerden kaynaklanıyor diye düşündüm bir müddet; zannedersem başroldeki bayanın eblehliğinden mütevelli. Kendisi tüm açılardan, nerden bakarsanız bakın oldukça yassı görünmekte. Simpson & Simpson adlı ne halt ettiği anlaşılmaz bi firmada tedirgincesine çalışmakta olan Linda Westinghouse adlı ne iş yaptığı belli olmayan bir bayan, bir miras davası ile ilgili olarak Kontes Corody’i (Kont Dracula adlı birinden miras kalmış Corody’e: çok ilginç) bulmak üzere İstanbul’dan te Anadolu’ya gider. Evet evet yanlış duymadınız. Bu bayan, sokaktaki simitçilerin bile mükemmelen almanca konuştukları Istanbul’da ikamet etmektedir. Zaten film, tıpkı Nazi Zombileri’nde olduğu gibi yine cami ve minare görüntüleri ile açılıp, çeşitli İstanbul görüntüleri ile evriliyor. Durum öyle görünüyor ki, sayın Franco filmin büyük bölümünü İstanbul’da çekmiş. Ancak Franco, Nazi zombilerinde olduğunun aksine belgeselci yönüne daha az ağırlık vermiş ve yaratıcı sanatını biz izleklere daha çok bulaştırmaya gayret etmiş. O yüzden her ne kadar cami, minare, yol, sokak, ahali, kent yaşamı vb görüntüleri ayyukta olsa da yine de muhteşem buluşlarıyla donattığı bir anlatı geliştirmeyi de ihmal etmemiş. Camiydi, sultanahmetti diye coşkulu bir pastorellikle açılan film akabinde, aile çay bahçesinde erotik bir lezbiyen show’u pervasızca izleyen kitlenin resmedildiği planlarla devam ediyor. Yalnız sahne ve izleyicilerin bulunduğu mekan arasında zaman ve mekana dayalı herhangibir ilişki söz konusu değil. Jess Franco’nun dehası da zaten olmazı oldurmasından kaynaklı. Daha önceki filmlerinde gece çekimlerini kirli bir lensle gündüz çektiğine şahit olduğum Franco bu filminde de zaman ve mekana dayalı bağımlılıkları adeta yerle bir etmiş ve fizik kanunlarına bile bir sanat adamı olarak meydan okuyabilmeyi başarabilmiş. Yeniden söz konusu aile çay bahçesine dönecek olursak tabloyu şöyle netleştirelim: Linda Westinghouse ve erkek arkadaşı “Omar”, kadrajın odağından kameraya doğru bakmaktadırlar. Çay bahçesinde oturan ve diğer masaları donatmış olan, o bildik sabit Türk bakışlı (“aman gavur yönetmene yamuk yapmayalım, büyük adam, düzgünbakacakmışım o vakit kılımı dahi kıpırdatmam, avrupa duy sesimi, çünkü ben dudaklarımı bile oynatamıyorum şu anda” bakışlı) kavruk adamlar ve kadınlar da aynı eblehlikte çerçeveyi oluşturmuşlardır. (Bu coşkuyla ve görev bilinciyle kameraya bakmakta olan sevgili vatandaşlarım aceba o anda lezbiyen bir erotik show seyrettiklerini biliyorlar mıydı?)Sahnedeki olay ise kimbilir hangi tiyatro sahnesinde, hangi farklı zamanda gerçekleşmektedir belli değil. Yalnız bu filmi izlemeyi başarabilecek azınlık kitle için bu filmdeki en önemli cevher noktaları elbette zaman ve mekan arası bu tür kırılımların estetiği değil; bu tür yöntemleri zaten yeşilçam filmlerinde bolca görmüşlüğümüz var. Filmin benim açımdan en eğlenceli noktası, bu filmde Omar’ı oynamakta olan oyuncunun akıl almaz yeteneksizliğiydi. Bir kadraj dolusu insanın sabit bakışına karşılık, Omarcık felfecir okuyan gözlerle bakmadık yer bırakmıyor: Yönetmen, ışıkçı, sesçi, ayakları, her yere sıradan bakıyor “abi nasılım, oluyor mu” dercesine.

Üçüncü sahnede bayan westinghouse bir rüya görmektedir. Rüyada kullanılan imgeler sırasıyla : kırmızı bir uçurtma, balık ağlarına takılmış bir kelebek, güneş altında kızmış taşlar üzerinde yürümekte olan bir akrep ve camda aktığı görülen birkaç damla kırmızı boyadır. Franco işte bu rüya sekansında sanatının zirvesine bence ziyadesiyle çıkmıştır. Kırmızı uçurtma cazibeyi ve kandırılma isteğini, balık ağlarındaki kelebek beklenmeyen ancak istekle kabul edilen acı ve alıkonuşu, akrep tehlikeyi, kan ise şehvet ve korkuyu simgelemektedir. Ve üstelik tüm bu imgeler inanılmayacak biçimde kadınsıdır. Şu ilk üç sahne zaten filmi yeterince anlatıyor. Filmin geri kalan bölümünü izlemeye gerek var mı açıkçası emin değilim. Çünkü Franco, şu anlattığım rüya sekansını bütün ya da parça olarak filmin yaklaşık yedi-sekiz farklı noktasında, işlerin sarpa sardığı her yerde tekrar tekrar montajda görüntüye veriyor. Sanırım o da bu sekansta sanatının zirvesine çıktığını fark etmiş ve tekrarın doruğuna varmış.

Sonrasında westinghose, psikoloğuna kendisinde bir takım lezbiyen eğilimler bulunduğunu çılatırken görünür, ancak doğrusu psikolog bu ön uyarıları, “aslansın sen – kaplansın sen, bişicik olmaz” nidaları ile duymazdan gelir. Hemen akabinde westinghouse, simpson & simpson’ın istanbul ofisinde, kontes corody’i bulmaya anadolu’ya gitmezden evvel görünür. Ama önce oteline bir uğrar: o otel de tüm klasik yeşilçam filmlerinde olduğu gibi denizin yanı başında yer alan İstanbul Hilton’dan başkası değildir. Anadolu’ya gitmek için küçük bir sandalla eminönünden denize açılan westinghouse, anadoluya vardığında ilkin kapısında nedense “büyükada oteli” yazan, zebercet kılıklı sapık bir işletmeci tarafından işletilen bir otelde sereserpe bir gece geçirir. Sonra yine bir kayıkla “anadolu”‘dan kontes corody’nin dalgaların kırılım şeklinden Akdeniz’de bir yerde olduğunu düşündüğüm dehşet adasına doğru hareket eder. Kontes corody ile karşılaşmaları ise bir çok kırmızı uçurtma, ağa takılı kelebek, ayakları yanan akrep ve kırmızı boyaya gebedir.

Yönetmenin anlatım tekniğinin yeşilçam sinemasının ucuz örneklerinde görülen karakteristik tekniklerden, oyunculukların kötülüğünün kötü filmlerimizdeki kötülükten hiçbir farkı yok. Uzak planlar, ardından gelen zoomlar. Ardı ardına gereksiz benzer planların montajından mütevelli monotonluk, yakın planların çokluğu, filmin master kopyasının üzerindeki boyuna çizikler, sahneler arasındaki “iki dakka bakmazsam her şeyi kaçıracağım” hissi uyandıran akılötesi kurgusal geçiş hızları… Film Türkçe seslendirmeli olsa, hiçbir Allah kulunun “aaa böyle türk filmi mi varmış” demeden bu filmi izleyebileceğini sanmıyorum. Bir de üstelik mekanın civcivli yeşilçam dönemi İstanbulu olması bu hissi engellenemez kılıyor. Ancak kesinlikle, izlemesi birtakım sebeplerden dolayı çok zevkli: Birincisi yukarıda da bahsettiğim üzere: Omar faktörü. Sonra müzikleri de harika! Psychedelic Rock’ın doruğuna varıyoruz. Gerçekten iyi bir iş, bir nostaljik birikim patlaması. Ayrıca DVD kapağının ardındaki acizane reklam cümlesi de tam Homer Simpson’a yönelik: “Bu filmi hemen bugün seyredin yoksa Kontes Corody kanınızı kurutacak!” Bööööö. Açıkçası izleyince de sıkıntıdan kurutuyor, en iyisi bu filmle hiç karşılaşmamış olmak tabi ama benim için artık çok geç.

Gökhan Toka