entrance

Yönetmen: Dallas Richard Hallam, Patrick Horvath
Senaryo: Dallas Richard Hallam, Patrick Horvath, Karen Gorham
Oyuncular: Suziey Block
Yapım Yılı: 2012
Ülke: ABD


Konu: Entrance filminin kahramanı, ev arkadaşı ve köpeğiyle birlikte Los Angeles kentinin banliyölerinde yaşayan bir garson kız. Sıradan bir yaşamı olan kızımız, tüm gününü birçoğumuz gibi sıkıcı ve monoton biçimde iş yerinde, hep aynı işleri yaparak geçirmektedir. Evine geç döndüğü akşam saatlerinde ise tek küçük keyfi köpeğini birkaç blok gezdirmekten ibarettir. Büyük bir kentte yaşamasına rağmen, yine birçoğumuz gibi sosyal hayatı neredeyse hiç yoktur, varmış gibi görünen de sahtedir.

Bir sabah uyandığında köpeğinin kaybolduğunu fark eder. Bir süre köpeği arasa da bulamayacaktır. Hayatının tek anlamı da kaybolup gitmiş gibidir ve her gün yaşadağı rutin artık onu zorlamaktadır. Kentten ve evden taşınmayı düşünse de buna fırsat bulamayacaktır. Çünkü her ne kadar yapayalnız hissetse de kızın peşinde onu uzaktan izleyen birisi vardır ve kentten gitmesine izin vermemekte kararlıdır.

Entrance ile ilgili IMDB yorumlarını okurken en ilgimi çeken, filmi Ti West filmlerine benzeten yorum oldu. Ti West filmlerinin kahramanları gibi, sıradan yaşamı olan sıradan bir karakterin, sıradan detaylarla dolu monoton yaşamı odakta. Tıpkı Ti West sinemasında olduğu gibi sıradanlık üzerinde son derece yavaş bir gerilim kurulumuyla ilerlenen brutal bir son. Ne var ki ortak noktalar bence sadece bu kadarla sınırlı. Bu filmin Ti West filmografisinin çizgisinden çok keskin biçimde ayrıldığı bir benzemezliği var. Ti West popüler biçimde tüketilebilecek bir öyküyü, günümüzde popüler olmayan unutulmuş bir tarzda, 70ler sinemasına yaraşan yavaş ve gerilimli bir akışta sunmayı tercih eden bir yönetmen. Entrance’da ise filmi popüler kılabilecek hiçbir unsur yok, filmin böyle bir iddası da yok. Entrance, popüler olmaya hiç bir biçimde özenmeyen, izleyicisine vermeyi hedeflediği tek bir fikir ve tek bir his üzerine kurulmuş minimal bir sanat filmi.

Entrance tarz olarak Ti West’den çok, Semih Kaplanoğlu‘na yakın. Kaplanoğlu bir gün bir korku filmi çekmeye niyet etse, bundan farklı bir film çekebileceğini sanmıyorum. Öyle ki, filmi izlerken en çok aklıma gelen referans da Kaplanoğlu’nun ilk filmi “Meleğin Düşüşü” idi. Kameranın sürekli, sonsuz gibi görünen tekrarlarla aktardığı monoton hayatlar, üzerine bir kadın olarak kentte, bütün bu yabancılığın orta yerinde yapayalnız yaşama çabası, ve filmin sonunda çizgileri aşmış bir karakterin o noktaya kadar kendisini boğmuş ve sınırlandırmış kente uzaktan bakışı; bu tamamen alakasız gibi görünen iki filmi birbirine algımda yakınlaştıran ortak noktalar.

Entrance’ı, sonundaki 15 dakikalık açıklamasız ve dolayısıyla anlamsız görünen şiddet sahneleri dışında, klasik anlamda bir korku filmi olarak sınıflandırımak zor. Eğer amacınız kolay tüketilir, eğlencelik bir korku filmi izlemek ise Entrance’dan uzak durmalısınız, çünkü aradığınız film bu değil. Son 15 dakikasına kadar bir günlük yaşam dramasından farksız gelişen film, son dakikalarında filme sürpriz biçimde giren bir seri katilin evdeki herkesi kesip biçmesiyle bambaşka bir boyuta geçiyor. İşte bu da filmi vermek istediği mesaja kavuşturan açılım:

Bütünüyle yalnız hissediyor olabilirsin. Bu kentin seni hiç umursamadığını zannedebilirsin. Yaşadığın herşey, tüm hedefler, tüm inançlar, tüm dostlar, tüm sevgiler, tüm yakınlıklar sana sahte gelebilir. Tüm umutların, monoton yaşamının içinde kaybolup gitmiş olabilir. Ama belki de birileri seni umursuyordur. Belki de o kadar unutulmuş ve yalnız değilsindir. Belki de birileri seni gerçekte olduğun kişi gibi görebiliyordur. Belki birisi seni hissediyordur. Belki de o biri, seni öldüren biridir.




dr giggles

Yönetmen: Manny Coto
Senaryo: Manny Coto, Graeme Whifler
Oyuncular: Larry Drake, Holly Marie Combs, Cliff De Young
Yapım Yılı: 1992
Ülke: ABD, Japonya


Konu: Olağanüstü ve şen şakrak çeviri yeteneğimle Türkçe adını Dr. Kikirdek olarak belirlediğim bu film 90ların ilk yarısından süzülüp gelen, unutulmuş bir çıtır. Hani şöyle bir tencere dolusu patlamış mısır eşliğinde, bir gülüp bir gerilerek izlenen türden, eğlencelik filmlerden.

Kafayı yiyerek hastalarının hepsini öldüren bir doktorun kendi gibi kafayı yiyik oğlu kapatıldığı akıl hastanesinden kaçar. Babasının aksine herhangibir tıp diplomasına da sahip olmayan girişimci ruhlu alaylı doktorumuz, babasının çalışmalarına kaldığı yerden devam etmek ve kasaba halkını “iyi etmek” üzere evine döner. Babadan kalma yöntemlerle kasaba halkını tedavi etmeye çalışan Dr. Evan Rendell (Dr. Kikirdek) bu süreçte pek çok deneysel tıp yöntemini tatbik etme fırsatı bulacaktır. Ne var ki kasabalılar Dr. Kikirdek’in uygulayacağı tedavilere olumlu yanıt veremeyecek ve sinek gibi öleceklerdir. Belki de ölmelerinin nedeni hiçbirinin gerçekte hasta olmamasıdır. Her neyse, doktorumuz kasabanın gençlerinden Jennifer’ın “gerçekten” hasta olduğunu ve amansız bir kalp hastalığının pençesinde kıvrandığını öğrendiğinde “işte!” der, “yeteneklerimi layığıyla üzerinde uygulayabileceğim bir genç!”. Duvarlara sprey boyayla “bel fıtığı tedavi edilir” yazan adam, ailemizin kırık çıkıkçısı, efsane üfürükçü Dr. Kikirdek, “adım Kikir, yapabileceğim budur” demeden kalp nakli için çalışmalarına hız verir. Tabi ki bir de uygun bağışçı bulmalıdır. (Ya da ne fark eder ya, hepsi kalp değil mi sonuçta, tak çıkar)

Çok önemli bir noktayı atladığımı hissettim: Dr. Kikirdek adı, işini severek yapan doktorumuzun tedavi esnasında keyiften midir nedir bilinmez, kikir kikir gülmesinden gelmektedir.

DrGiggles

Larry Drake Dr. Kikirdek rolünde sergilediği olağanüstü performansına rağmen 1992 Oscar ödülünü nasıl alamamış hayret doğrusu. Dr. Kikirdek karakteri, aslında belki de korku sinemasının “çılgın doktorları ve bilim adamları” kategorisinde zirveyi zorlayabilir. Yine 90ların akılda kalıcı işlerinden, ama iğrençliği nedeniyle seyretmesi bu kadar eğlenceli olmayan Dentist (Dişçi) serisinin deli dişçisini akla getiren, devam filmleri çekilmiş olsa ezbere bilinen o kült kötü adamlardan birine dönüşebilecek Dr. Kikirdek’e bir görünmenizde yarar var derim. 2012’nin iyilerinden Excision filmindeki doktor olmayı kafasına takmış genç Pauline, sanırım açık kalp ameliyatı hakkında tüm bildiklerini Dr. Kikirdek’den öğrenmiş.

Filmi eğlenceli kılan ve Dr. Kikirdek’e olan sempatimizi besleyen en önemli şeylerden biri de Dr. Kikirdek’in monologları. Doktorluk hakkında ne kadar klişe söz varsa hepsini, en uygun yer ve zamanda söylemeyi başarıyor. “Güneş girmeyen eve doktor girer”, “Açılın ben doktorum” gibi. Harika doğrusu!

Son bir not da filmin yönetmeni Manny Coto hakkında. Coto’yu insanlık Dexter dizisinin yapımcısı olarak tanıyor.




rec3

Yönetmen: Paco Plaza
Senaryo: Luiso Berdejo, David Gallart, Paco Plaza
Oyuncular: Leticia Dolera, Diego Martín
Yapım Yılı: 2012
Ülke: İspanya


Konu: Clara ve Koldo dillere destan aşklarını evlilik bağıyla taçlandırmak üzere, sanki ağız birliği etmişçesine aynı gün ve saatte Barcelona dışındaki bir düğün salonunda ailecek bir araya gelirler. Pastalar kesilir, nikahlar kıyılır, danslar edilir, paralar takılır. Ne var ki kader henüz çeyrek altınını takmamıştır. Rec 1 ve Rec 2’de şehirdeki apartmanda karantina altına alındığı sanılan virüs sıvışmayı başarmıştır. Virüs davetliler arasında hızla yayılırken, Clara ve Koldo hayatlarını ve aşklarını korumak için harekete geçmek ve elektrikli testerelerini yağlamak zorunda kalırlar.

İlki büyük ses getiren Rec serisinin bu üçüncü filmi, 2’nin bıraktığı yerden sazı ele alıyor. Ve tıpkı 2 gibi, Amerikan sinemasına izini kaybettirmek istercesine hızla koşarak bambaşka bir yola dalıyor. İlk filmi ustaca aparan Amerikalılar, “Karantina” adı altında birebir bir uyarlama yapmışlardı. Rec 2 ile ise İspanyollar çok ilginç bir hamle yaparak virütik zombi öyküsünü demonik şeytani bir biçime evermişlerdi. Amerikalılar bunun üzerine İspanyolların peşlerini bırakmış ve kendi Rec 2 lerini virütük doğrultuda sürdürmeye devam etmişlerdi.

Şimdi bu 3. filmde Paco Plaza bu kez Jaume Balaguero olmadan direksiyona geçmiş ve satanik zombi öyküsünde depara kalkarak Amerikalılarla arayı iyice açmış. Amerikan Rekleri başka bir vektörel doğrultuda vardıkları klişe bataklığında boğulurlarken, İspanyol Reklerinin maşallahı var. Paco Plaza neşeli ve kanlı bir zombi-demon filmi ortaya çıkarmış. Hem iki filmdir içine sıkışılan apartmandan, kapalı alan korkusundan sıyrılarak açık alana, dışarıya taşımış öyküyü… Hem de found footage – el kamerası biçimini de terk etmiş; terk ederken bunu da izleyiciyi şaşırtacak, eğlenceli biçimde yapmış. Davetlilerin cep telefonlarından çekilen videolar ve resmi düğün kameramanının çekimleri ile başlayan film, sanki yine dijital el kameraları üzerinden anlatılacak gibi dururken, kameramanın ölümü ile birlikte ortalarına yaklaşan bir yerden birden dış kameraya geçiyor.

Rec 3’ün bizim için ayrıca bir başka önemi var. “Türk sinemasında neden uluslararası kalitede korku filmleri çekilemiyor” beyliğini Rec 3 sayesinde bir kenara bırakabiliriz. Neden mi? Bizim filmler de iyiymiş demek ki İspanyollar resmen bizden konu aparmışlar. Bakınız: “Ada: Bir Zombi Düğünü (Düğüne Geldik, Yediler)”. Daniel Guiza’dan şüpheleniyorum.




prometheus

Yönetmen: Ridley Scott
Senaryo: Jon Spaihts, Damon Lindelof
Oyuncular: Noomi Rapace, Michael Fassbender, Charlize Theron, Guy Pearce
Yapım Yılı: 2012
Ülke: ABD


Konu: Bilimadamlarından oluşan bir ekip uzayda yol alarak çok uzaktaki LV-223 adlı gezegene gelirler. Arkeologlardan oluşan ekibin bu uzak ve yabancı dünyadaki amaçları insanlığın kökenini araştırmaktır. Dünyanın değişik yerlerinde bulunan mağara resimlerinde keşfettikleri ortak bazı figürler vardır, ve bu figürlerin LV-223’ün de içinde bulunduğu yıldız sistemini gösteren bir yıldız haritası olduğunu düşünmektedirler. Bilim adamları, insan ırkını genetik olarak inşa eden uzaylılar olduğunu, ve onları burada bulabileceklerini düşünür ve yaratıcılarını ararken, kendilerini insan ırkının sonu olabilecek bir senaryonun içinde bulurlar.

1978 yılında çektiği Alien ile hem korku hem de bilim kurgu sinemaları için müthiş bir efsane yaratan yönetmen Ridley Scott, 2012’deki Prometheus ile tam 34 yıl sonra Alien öyküsüne geri dönüyor. İlk Alien filminin bir prequel’i olarak tanımlayabileceğimiz Prometheus, 2089 yılında geçiyor ve Alien filminin öncesindeki bir öyküyü anlatıyor. Bu durumda usta yönetmen Ridley Scott’un, tıpkı George Lucas’ın Star Wars efsanesine yıllar sonra geri dönmesi gibi efsaneye geri döndüğünü söyleyebiliriz. Ancak Lucas gibi başarılı olduğunu söyleyemeyiz.

Prometheus izleyicisine çok az şey veren, ama taşıdığı misyon nedeniyle diğer yandan çok önem yüklenmiş olan bir film. Bu gibi durumlarda genelde olduğu gibi, filmden hayal kırıklığıyla çıkıyorsunuz. Hayal kırıklığı yaşamamak için tek yol belki ölesiye bir Alien hayranı olmanız olabilir, gerçi bunun da yeterli olacağından şüpheliyim. Çünkü filmdeki Alien referansları oldukça yüzeysel; 1978 Alien’ındaki alien gazabına uğramış yabancı “Space Jockey” ırkının hangi ırk olduğu (Mühendisler), filmin sonundaki bir saniyelik Alien görüntüsü, ve göğsümüzü yarıp çıkmak isteyen içimizdeki Alien aşkı gibi referanslardan ibaret.

Bunun dışında karmakarışık bir senaryo, çözümsüz ve mantık dışı bir olay örgüsü, bir karakter dışında inandırıcı ve anlaşılabilir olmayan karakterler, filmden zevk veya herhangibir mesaj almanızı ciddi biçimde engelleyecek kadar yoğun bir mesaideler. Şöyle söyleyebiliriz ki, filmdeki tek anlaşılabilir ve mantıklı karakter bir android ve aslında onun da tam olarak ne yapmaya çalıştığı belli değil. Hadi onun ne yapmaya çalıştığını, onun android bizim ise insan olmamız dolayısı ile aramızdaki doğal kuşak farklılığına bağlayabiliriz. Peki ya diğerleri ne olacak? İnsanlığın kökenini – yaratıcısını (bir yerde = Tanrıyı) bulmak üzere uzayda 4 yıllık bir yolculuk yapan, tamamı bilim insanı olan bu kişilerin az da olsa bilinç ve mantık çerçevesinde hareket etmeleri beklenmez mi?

Filmin mottosu, film içinde birkaç kez tekrar edilen şu sözde gizli: “Çünkü ben öyle inanmayı seçtim”. Bunu söyleyen filmin baş kahramanı Dr. Shaw (Noomi Rapace). Dr. Shaw bir yandan insanlığı yarattığına inandığı “Tanrı ırkı” ararken diğer yandan inançlı bir Hırisitiyan olabilen ve boynunda haç taşıyan bir arkadaş. Filmdeki diğer karakterler de film boyunca yaptıkları aksiyonlar ve verdikleri kötü kararlar ile bu mantık dışılığın tüm özelliklerini dışa vuruyorlar:

– Uzayda neden olduğunu bilmeden 4 yıl seyahat ettim, çünkü amaçsız seyahate inanmayı seçtim
– Taştan topraktan bile korkarken, yerde sürünen düşman görünüşlü beyaz yılanı bağrıma bastım, çünkü onun sevimli olduğuna inanmayı seçtim
– Üzerimize uzunlamasına uzay gemisi düşerken, yana değil, geminin düştüğü doğrultuya koştum, çünkü böyle yaparsam kurtulacağıma inanmayı seçtim
– Gemimi ben içindeyken canım pahasına çarpıp parçalamaya karar verdim, çünkü bunun yapılabilecek en mantıklı şey olduğuna inanmayı seçtim
…… daha böyle akar gider……

Herhalde yönetmen Ridley Scott da izleyicilerin Prometheus’un sağlam bir film olduğuna inanmayı seçeceklerini düşünmüş olsa gerek, çünkü belli ki o öyle yapmış. Yine de şahsen Prometheus’un izlemek için eğlenceli bir film tercihi olduğunu düşünüyorum. Ben izlerken yukarıdaki çılgınlıkları bol bol görme şansı bulduğum için oldukça eğlendim. Daha başka ne çılgınlıklar olduğunu görmek için Simge’nin bloguna şuradan göz atabilirsiniz. Dikkat Spoiler içerebilir.




house of devil

Yönetmen:Ti West
Senaryo:Ti West
Oyuncular:Jocelin Donahue, Tom Noonan, Mary Woronov
Yapım Yılı: 2010
Ülke: ABD


Konu: Samantha, ay tutulmasının yaşanacağı gece bir bebekbakıcılığı işi alır. Oda arkadaşı Megan ile birlikte şehrin dışındaki eve gittiklerinde tuhaf bir adam olan ev sahibi Samantha’ya aslında bebekleri olmadığını itiraf eder. Üst katta hasta annesinin olduğunu ve ona bakacak kimseyi bulamadığını söyler, Samantha’ya geceyi evde geçirmesi için 400 dolar teklif eder. Samantha bu teklifi kabul eder. Ama bir şeytan ayininin kurbanı olacağını bilmemektedir.

1980’lerde geçen The House of The Devil, herşeyiyle 80lere ait bir film gibi. Screamfest’de en iyi kadın oyuncu da dahil birçok ödül alan House of The Devil her detayıyla özene bezene yaratılmış bir 80ler geçidinden farksız. Gerilimin üst düzeyde olduğu bu olağanüstü atmosferik filmden 80ler korku sinemasına yabancıysanız keyif alma olasılığınız düşük olabilir. Yaklaşık 90 dakikalık bu filmin yine yaklaşık ilk 70 dakikasında neredeyse hiç kan göremeyeceksiniz, son 20 dakika ise oldukça kanlı.