Torso

Yönetmen:Sergio Martino
Senaryo:Ernesto Gastaldi, Sergio Martino
Oyuncular:Suzy Kendall, Tina Aumont, Luc Merenda, John Richardson
Yapım Yılı: 1973
Ülke: İtalya


Konu: Roma’da bir seri katil kanlı bir cinayet zincirine başlar. Katil hakkında tek bilinen kırmızı bir eşarp taktığı ve kurbanlarını bu eşarpla boğarak öldürdüğüdür. Katil daha sonra kurbanlarının kah gözlerini çıkararak, kah göğüslerini yararak, filme adını veren atmosferi yaratmaktadır. Kurbanlarını Roma’daki bir okulun öğrencileri arasından seçer. Okulun hayatta kalan morali bozuk öğrencileri (dört kız arkadaş) hava değişikliğine ihtiyaçları olduğunu analiz ederek içlerinden birinin amcasının kırdaki çiftliğine giderler. Ancak katil de onları takip edecektir.

Korku Filmleri Yorumu: İsminin uzun olmasına aldanmayın. Bu film bir türün ilk örneklerinden (belki de en iyilerinden) biri: Giallo. Genelde tüm kısa isimler vaktiyle kullanıldığı için uzun isimler yenilere kalmıştır. Bu örnekte ise tam tersi bir durum söz konusu. Biz ona kısaca ABD piyasasındaki ismiyle “Torso” diyelim. Yani söz konusu film bundan sonra “Torso” olarak anılacaktır.

Torso biraz gözden ırak kalmış, bu nedenle de pek bilinmeyen iyi bir Giallo. Özellikle gerilim seven korku izleyicisini bir senedir giymediği pantolonun cebinde 20 YTL bulmuş gibi sevindirecek bir film. Özellikle kırdaki villada geçen sahneleri öylesine gerilim yüklü ki, filmin 36 yaşında olması bile bu gerilimin gücünden en ufak parça bile alıp götüremiyor.

Katilin kimliğini öngörebilmeye ihtimal yok. Katil olarak düşünülebilecek adaylar birer birer öldükçe, en sonunda artık ne gelse razı olacağınız bir noktaya sürükleniyorsunuz. Bu da filmin izlenilirliğini artırıyor. Çok fazla sayıda güzel kadını çok deşifre hallerde kullanması nedeniyle bir parça istismar sineması izlerini (veya pro-istismar sineması diyelim) de taşıyor.

Filmin ilginç bir tercihi var. “Final Girl” tarzının tüm gücünü, sonunda ulaştığı gerilim seviyesi sayesinde başarıyla taşıyabilecekken bunu yapmıyor ve katilin karşısına yapay bir kahraman çıkarıyor. Yani asıl kahramanımız olan, gerilimin tepesideki kadın oyuncu (Suzy Kendall) değil, yan roldeki bir erkek karakter katille yüzgöz olmak durumunda kalıyor. Yönetmen izleyici tarafından özdeşleşilen karakterlerini belli bir acizlik havuzu içerisinde tutup, katille birebirde muhatap olamayacak, hatta bunu düşünemeyecek güçsüzlükte kurgulamış. Bu da, bu filmin yıllanmışlığı göz önüne alındığında, bu yıllanmışlık nedeniyle başlangıçtan itibaren pasif ve mesafeli olan izleyici algısının daha rahat hissedebildiği bir gerilimin oluşmasına sebep oluyor.










Delirium

Yönetmen:Renato Polselli
Senaryo:Renato Polselli
Oyuncular:Mickey Hargitay, Rita Calderoni, Raul Lovecchio
Yapım Yılı: 1972
Ülke: İtalya


Konu: Kafadan sakat bir psikolog olan Dr. Herbert Lyutak kadınlara karşı şiddetli duygular beslemektedir. Arabasıyla yoldan kaldırdığı kadınlara sonu cinayetle biten cinsel eziyetler uygulayan adam, bir yandan da bu cinayetlerin sırrını çözmeye çalışan basiretsiz polis ekibine katili bulmaları konusunda destek olmaktadır. Herbert aynı zamanda güzel bir de karısı olan evli bir adamdır. Karısının da en az kendisi kadar sapık olduğunu öğrenmek Herbert’i çok şaşırtacak olmasına rağmen, sapık bir katil olduğunu bile bile bu adamla evli kalabilmeyi asıl sapıklık olarak değerlendiren biz izleyiciler için çok şaşırtıcı değildir. Bir süre sonra Dr. Lyutak şehirde kendisine benzer yöntemlerle cinayet işleyen bir başka katil daha olduğunu fark eder ve bu kez polise gerçekten destek olmaya karar verir.

Korku Filmleri Yorumu: Korku sinemasındaki İtalyan Giallo alt türünün esin kaynağının, çıkış noktasının, Alfred Hitcock’un Psycho (Sapık) filmi olduğu bilinen bir gerçektir. Giallo’da bu anlatı biraz çarpıtılmış, daha görsel-grafik bir hal almış ve polisiye yönü ağırlık kazanmıştır. Whodunnit (Kim Yaptı?) odaklı anlatı Giallo’nun odağına oturur. Giallo türünün temeli psikolojik korku temelli bir eser olan Sapık’a dayanmasına rağmen, bu türde yapılan ürünler daha çok polisiye tarza yakındırlar ve bu anlamda Sapık’dan farklılaşırlar.

Buna karşılık Giallo türünde etiketlenebilen Delirium, polisiye tarzıyla hemen aynı ağırlıkta psikolojik korku – karakter korkusuna da el atıyor ve bu anlamda özel bir film. Açılış sahnesinden itibaren katilin kim olduğu biliniyor ve hatta film Dr. Lyutak’ın kurbanını öldürdüğü sahneyle açılıyor. Belli bir noktaya kadar bir karakter korkusu gibi gelişiyor. Ancak belli bir noktadan sonra (hemen hemen filmin ikinci yarısından başlayarak) Giallo’ya benzemeye başlıyor. İkinci katilin kim olduğu kağıt üzerinde bilinmediği ve filmin geri kalan süresinde araştırıldığı için bu filmin Giallo başlığında ele alınması da bu açıdan doğru. Ancak film Giallo’ya dönüştükten sonra da psikoljik korku anlatısından vaz geçmiyor. Klasik bir Giallo’nun, bu sitede de incelediğim Buio Omega (Beyond Darkness) filmiyle birleştirilmiş bir hali gibi. Ayrıca filmin cinsel istismarcı havası da var.

Tuhaf bir şey ama filmdeki oyunculukların çok kötü olması filmin amacına ulaşmasını kolaylaştırıyor. İkinci katilin kim olduğu senaryo gereği çok belli olmasına rağmen, kötü ve son derece abartılı oyunculuk sayesinde izleyici dikkati hemen dağılıveriyor. Apansız parlamalar, haykırmalar, ağlayıp zırlayıp, kendini yerden yere atmalar, alakasız yerlerde boş boş bakmalar… (Hatta çatıda bir kovalama sahnesi vardı ki ne zamandır böyle gülmemiştim: Polis kazık gibi dururken birden koşmaya karar verir: Koşma, öne eğilen bir kafa ve arkasına montajlanan, iki adet borunun üzerinden hop hop zıplama sahneleri ile aktarılır). Böylece film bir noktasından sonra başlangıçta emin olduğunuz katilin kimliğinden artık emin olamadığınız bir hale bile dönüşüyor. Sonunda da olabilecek en saçma ve abartılı biçimde sona eriyor. Genel olarak bu filmde yaşanan olaylar, bizim Türk kültüründe “rezillik” adını verdiğimiz, aile içinde yaşanan bir takım mahrem olayların abartılı bir formatta uluorta deşifre edilmesi olayının bir benzeridir. Bir adliye önü sahnesi, bir apartman boşluğu bağrış çağrışı, bir ana cadde saç baş yolmasıdır. İtalyanlar psikolojik korku yapalım, karakter korkusu irdeleyelim derken Akdeniz sıcaklığından ödün verememiş ve rezillik çıkarmışlardır. Bu filmden hareketledir ki, belki de Giallo’nun neden “Giallo” olduğu ve sınırlarının psikolojik korkuyu dışarıda bırakacak biçimde neden bu kadar keskin çizildiği daha iyi anlaşılabilir.










Bird With The Crystal Plummage

Yönetmen:Dario Argento
Senaryo:Dario Argento, Fredric Brown (roman)
Oyuncular:Tony Musante, Suzy Kendall, Enrico Maria Salerno, Eva Renzi, Umberto Raho
Yapım Yılı: 1970
Ülke: İtalya


Konu: Dario Argento’nun ilk filmi olan Bird With The Crystal Plummage aynı zamanda Giallo biçiminin de ilk yerleşik örneği olarak kabul edilir. Daha önce Mario Bava tarafından temelleri atılan bu alt tür, Argento’nun bu filmde uyguladığı biçim ile sınır ve netlik kazanmıştır. Amerikalı bir yazar olan Sam, sessiz ve sakin bir şehir olarak nitelendirdiği Roma’dan birkaç gün içinde ayrılacaktır. Sam, sessiz ve tenha sokaklarda yürüdüğü bir akşam, sokaktaki sanat galerisinde yaşanan bir cinayet girişimine tanık olur. Yüzünü göremediği siyahlar içindeki bir adam, beyazlar içindeki bir kadını bıçaklar. Kadına yardım etmek isteyen Sam, galerinin güvenlik kapılarının arasına sıkışır. Katil ise bu arada kaçmış ve yaralı kadını yerde yatar bırakmıştır. Bir süre sonra polis olay yerine gelir. Kadın kurtulmuş, Sam de bir numaralı şüpheli olarak göz altına alınmıştır. Polis, bu kadının son aylarda pekçok kadını öldürmüş olan bir seri katilin elinden kurtulabilen tek kurban olduğunu söyler. Sam’in suçlu olmadığını düşünen ve her ihtimale karşı da pasaportuna el koyan polis onu serbest bırakır. Bu durumda Amerika’ya geri dönemeyecek olan Sam de, yazar kimliğinden gelen araştırmacı yanı ile olayı kendi imkanlarıyla araştırmaya koyulur. Polisin dikkat etmediği detaylara dikkat eden ve katile giderek yaklaşan Sam’in hareketleri katil tarafından da izlenmektedir. Bir süre sonra Sam kendini tehlikeli bir oyunun içinde bulacaktır. Argento’nun sonraki filmlerinin aksine bu filmde Gore unsurları bulunmuyor. Bununla birlikte Giallo’nun tüm özelliklerini de taşıyor. Argento’nun Suspiria, Tenebre ve Profondo Rosso ile birlikte en iyi dört filminden biri olarak nitelemek yanlış olmaz.




Opera

Yönetmen:Dario Argento
Senaryo:Dario Argento, Franco Ferrini
Oyuncular:Cristina Marsillach, Urbano Barberini, Ian Charleson, Daria Nicolodi, Coralina Cataldi-Tassoni, William McNamara
Yapım Yılı: 1987
Ülke: İtalya


Konu: Argento’nun, Suspiria, Profondo Rosso ve Tenebre gibi klasiklerinin ardından gelen Opera, yönetmenin kendine has tarzını iyi yansıtan, yine üst düzey atmosfere sahip, ancak bu defa senaryo açısından biraz kısır bir yapım. İzleyiciden gizlenen travmatik bir geçmişi olan genç ve güzel opera şarkıcısı Betty’nin talihi bir anda döner. Verdi’nin Macbeth operasını sahneye koymaya hazırlanan ekibin yıldız şarkıcısına araba çarpmıştır. Yıldızın yerine geçmesi için Betty önerilir. Betty ise bu gelişme karşısında fazla sevinmez; çünkü Macbeth operasının uğursuz olduğunu düşünmektedir. Çocukluğundan beri Betty’nin rüyalarına giren psikopat ve sadist bir katil, böylece hayatına girecektir. Cinayet sahneleri (gözetleme deliğindeki kurşun örneğin) ve özellikle opera binasının içerisindeki kuş bakışı çekimler Argento’nun stilini ve farklı tarzını iyi yansıtıyor. Katilin Betty’nin göz kapaklarına taktığı ve gözlerini kapatmasını engelleyen (bu sistem sayesinde katil kanlı cinayetini Betty’e an ve an izletebilmektedir) iğneli aparatlar korku sinemasının en güzel buluşlarından. Bu güzel yanlarının ötesinde, özellikle kötü oyunculuklar, senaryodaki sıçramalar, filmi ucuz gösteren ve opera atmosferi ile tam zıt bir heavy metal müzik kullanımı ile dağılan ve hızlanan akış filmi bozuyor.




Üç Gün İçinde Öleceksin

Yönetmen:Andreas Prochaska
Senaryo:Thomas Baum, Andreas Prochaska
Oyuncular:Sabrina Reiter, Julia Rosa Stöckl, Michael Steinocher, Laurence Rupp
Yapım Yılı: 2006
Ülke: Avusturya


Konu: Liseden yeni mezun olmuş, hayatın kenarında duran Nina (Sabrina Reiter) ve arkadaşları, neşe içerisinde akşamki partiye hazırlanmak için küçük kasabalarına dönmektedirler. Yolda sevimli bir hayvana çarpıp ölümüne neden olan arkadaşlar bu olayın tatsızlaştırdığı bu mutlu günlerinde, aldıkları göndericisi belli olmayan SMS mesajları ile daha da bozulurlar. Mesajlarda üç gün içinde ölecekleri arkadaşlara müjdelenmektedir. Mesajı ciddiye almayan ve “amaaan ne olacak üç günlük dünya zaten” diye eğlenceye dalan gençler, Nina’nın erkek arkadaşının kaybolması ile geceyi neşesiz tamamlarlar. Ertesi gün Nina’nın erkek arkadaşı ayaklarına bağlanmış bir taşla, gölün dibinde ölü bulunur ve gençler mesajı ciddiye almaya karar verirler. Konu itibarıyla Cevapsız Arama fikrini çağrıştırsa da, uygulamada film aslında “Geçen Yaz Ne Yaptığını Biliyorum (I Know What You Did Last Summer) filmine oldukça benziyor. Bu benzerliğin ötesinde, film Giallo biçimini andıran bir anlatıya da sahip. Özellikle gençlerin aileleri ile olan ilişkilerindeki inanılmayacak kadar uzak mesafe ve Avusturya esanslı soğukluk, gençleri çokluk içinde yapayalnızlığa ve güvensizliğe sıkıştırıyor ve tüm katliamın yitirilmiş aile bağlarına ve sıcaklığına dayandırılması da bu yalnızlık duygusunu güçlendiriyor. Sosyal yorumları olan, buna karşılık bu yorumları popüler bir şablonda aktaran iyi bir Avrupa filmi.