Yönetmen: Richard Bates Jr
Senaryo: Richard Bates Jr
Oyuncular: AnnaLynne McCord, Traci Lords, Ariel Winter, Roger Bart
Yapım Yılı: 2012
Ülke: ABD


Konu: Pauline, lise son sınıfa giden, serbest kıyafet ve serbest düşünce sahibi 18 yaşında bir genç kızımızdır. Başında kavak, yüzünde sivilce yelleri esen Pauline, bir takım aşırı serbest düşüncülerin etkisi altındadır. Büyüyünce büyük bir cerrah olmayı hayal eden Pauline’in diğer hayali ise ölülerle yakınlaşmak, hatta mümkünse cinsi münasebet kurmaktır. Sık sık kopuk organlarla yatıp kalktığını, başsız cesetleri öpüp okşadığını, kanlı yataklarda yuvarlandığını hayal ederek hallenir. Kısaca “tuhaf” olarak nitelenebilecek Pauline, okulda diğerlerinin uzak durduğu, görünce yollarını değiştirdikleri asosyal bir kişiliktir. Onun da zaten canlılarla bir alışverişi yoktur. Çünkü Pauline ölü sever.

Pauline’in ev yaşantısı okul yaşantısından daha sosyal değildir. Sinir bozucu ve baskıcı bir anne figürü ile çekinik ve ilgisiz bir baba figürü arasında, çözümsüz ve ağır bir hastalığın pençesindeki kız kardeşi Grace ile birlikte sıkışmışlardır. Aile fertleri ile de iletişim kuramayan Pauline giderek içine kapanmakta ve kanlı hayallerine giderek daha çok dalmaktadır.

Liseden mezuniyet zamanı yaklaştıkça, Pauline için başka bir sorun ortaya çıkmaya başlar. YGS’de tıp yazmayı planlayan Pauline’in liseyi bitirebileceği bile şüphelidir. Yaptığı sinir bozucu bir takım haşarılıklar üzerine mezuniyete çeyrek kala liseden uzaklaştırılan Pauline için bu olay çarpıcı olur. O zamana kadar etine – buduna – notuna bakmadan tıp okuyacağına yüzde yüz inanan Pauline artık alternatif seçenekleri de düşünmektedir. Belki de artık ölülerle özgürce muhabbet kurabilmek için “7 sene tıp okumaktan” başka, daha kestirme bir yol gereklidir.

Yönetmen Richard Bates Jr’ın ilk uzun metraj filmi “Excision” bir parça “Kevin Hakkında Konuşmalıyız” ı (We Need to Talk About Kevin – 2011) andıran, problemli ergenin ürkünç öyküsü. Yönetmen öyküyü ilkin bir kısa film olarak çektiği 2008’de, tüm fantastik-korku festivallerinde bu daldaki ödülleri toparlamış. Bu uzun metrajda da başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Bir ilk film olarak düşünüldüğünde, Excision oyunculukların kalitesi ile dikkat çekiyor. Özellikle de Pauline rolündeki AnnaLynne McCord ve baskıcı anne rolündeki, 80lerin porno starı Traci Lords’un performansları akla kazınacak nitelikte.

Pauline’in kanlı ve şık rüya sahneleri, filmin genel çirkin çiğliği içinde çok dikkat çeken birer referans noktası olarak kullanılmışlar. Bu sahneler olabildiğine klipvari biçimlerde görkemli ve fantastik iken, bu sahneleri kuşatan Pauline’in gerçek yaşamına dair sahneler o kadar sönükler. Ancak her iki biçimin görselliğinin aynı derecede mide bulandırıcı olduğunu söyleyebiliriz. Rüya sekansları izleyiciyi her seferinde daha yüksek bir bulantı seviyesine hazır hale getiriyorlar. Gerçek yaşantının sıradanlığına ait sahneler ise tekinsiz bir kahramanın bakışından aktıkları için, hiçbirşey olmasa bile, izleyici en rahatsız edici olanı bekliyor oluyor. Dolayısıyla bulantı da film boyunca baki.

Excision 2012’nin iyilerinden, bir iyi ilk film. Carrie veya Ginger Snaps gibi, büyümek, cinsellik, gelecek, ve din düşüncelerinin baskısı altında genç ergen bir kadın olmanın korkusunu işleyen Excision’da kült yönetmen John Waters da (Pembe Filamingolar) psikolog-rahip konseptinde arz-ı endam ediyor.




Aftermath

Yönetmen:Nacho Cerdà
Senaryo:Nacho Cerdà
Oyuncular:Xevi Collellmir, Jordi Tarrida
Yapım Yılı: 1994
Ülke: İspanya


Konu: Çok kötü şöhrete sahip, 30 dakikalık kısa bir korku filmi. Herhangibir diyalog bulunmayan film, neredeyse tamamen bir morg odasında geçiyor. Burada ölüler parçalanıp, organları tartılıyor. Ne var ki parçalama sonrasında yapılanları görmek hoşunuza gitmeyecek; beyni tartıp fazla iş olmasın diye karnına koyup dikiyorlar. Bu işin soft tarafı. Morgdaki görevlilerden biri çıtayı daha da yükseltiyor ve ölülerden biriyle çok can sıkıcı ve neredeyse filmin tamamını kapsayan, bıktırıcı bir ilişkiye giriyor. Sonra da kalbini alıp, evine, yemesi için köpeğine götürüyor. Film bundan ibaret; ancak son sahnesi içinizi sızlatacak ve yaşam, ölüm, yaşam ve ölüm karşısında yalancı zevki tozlu ve pis köşelerde arayan insanın böceksi küçüklüğü ve acizliği, ve nedensizlik üzerine sizi düşünmeye itecek. Kolay kolay yenilip yutulur türden bir film değil. Cesetlerin plastik oldukları çok belli olsa da, planlar arasında uygulanan akıcı geçişler, özellikle morg odasında ve film boyunca kullanılan arya müziğinin yüzeyle, izleyiciyi ayakta kalmaya zorlayan zıtlığı, üst düzeydeki görüntü yönetimi ve ses kaydının kalitesi dikkat çekici.




Buio Omega

Yönetmen:Joe D’Amato
Senaryo:Ottavio Fabbri, Giacomo Guerrini (öykü)
Oyuncular:Kieran Canter, Franca Stoppi, Cinzia Monreale
Yapım Yılı: 1979
Ülke: İtalya


Konu: Anne ve babası o küçükken bir trafik kazasında ölmüş olan Frank Wyler, büyük serveti ile ve orta yaşının üzerindeki hizmetçisi Iris ile birlikte bir başına yaşamaktadır. Hayatında tek sevdiği kişi olan sevgilisi Anna, hastanede ölür (Aslında Anna’nın ölümüne sebep olan, Frank’le aralarında sapık bir ilişki olan Iris’in voodoo büyüleridir). Anna’ya o ölürken, “ölümün bile kendilerini ayıramayacağı” sözünü veren Frank, Anna’nın cesedini mezarını açarak kaçırır. Cesedi iç organlarını boşaltarak dolduran Frank, onu bir kukla gibi baş köşeye oturtur. Büyüleri sonucunda isteğine kavuşmuş olan ve Frank ile arasında kimse kalmamış olan Iris ise bu duruma hoşgörüyle yaklaşmaktadır. Frank’le evlenme hayalleri kuran Iris, Frank’in bazı genç kadınları manyakça bir biçimde öldürdüğü durumlarda da ona cesetleri parçalaması ve yok etmesi noktasında büyük destek verecektir.




Dellamorte Dellamore

Yönetmen:Michele Soavi
Senaryo:Gianni Romoli, Tiziano Sclavi (roman)
Oyuncular:Rupert Everett, Anna Falchi, Francois Hadji-Lazaro
Yapım Yılı: 1994
Ülke: İtalya, Fransa, Almanya


Konu: İtalya’nın kuzeyindeki Buffalora kasabasının mezarlığı, emin ellere emanettir. Francesco Dellamorte (Rupert Everett) ve yardımcısı yarım akıllı dilsiz şişko Gnaghi. İkilinin mezarlığa gelen ölüleri gömmek dışında, görev tanımlarında aslında yer almayan bir işleri daha vardır: mezarlarından çıkan ölüleri (zombileri) öldürmek. Ölülerin mezarlarından çıktıklarından ikilinin dışında kasabada kimsenin haberi yoktur; doğrusu bu ya, bunu Dellamorte öyle pek de fazla önemsememektedir. Bu durumu gerekli mercilere bildirebilmesi için bir form doldurması gerekmiştir, ama Dellamorte form doldurmak yerine ölüleri dom dom kurşunuyla vurmayı daha kolay bulacak tipte, Dylan Dog figüründe bir adamdır. Soyadındaki küçük bir harf değişikliği ile ismi Dellamorte (ölüm) yerine Dellamore (aşk) olabilecek olan Dellamorte, gerçek yaşamında da ölüm ve aşk uçları arasında gidip gelir. Kocasını yeni kaybetmiş bir kadına aşık olan Francesco, ruhundaki ölümcül ve karanlık yan ile kadını tavlamayı başarır. Ne var ki aşıklar aşklarını yaşamaya fazla fırsat bulamayacaklardır. Kadının mezardan dönen kocası kadıncağızı öldürürken, Dellamorte’yi de kafasında tuhaf sorular ve açmazlarla başbaşa bırakır. Ölümü yöneten ve ona hükmeden bir adam, nasıl olur da aşkta ve yaşamda hep kaybeder? Kaybettiği sevgilisi karşısına farklı farkı biçimlerde tekrar tekrar çıkan Dellamorte kadınını her seferinde yeniden kaybettiğinde, aşk ve ölüm arasındaki sınırlarını da yitirir. Artık mezardan çıkan ölüleri vurmakla, sokakta yürüyen yaşayanları vurmak arasında bir farkın olmadığı inançsızlıktadır. Yönetmen, Michele Soavi’nin 1994’de çektikten sonra, bir daha üzerine hiç film çekmediği Dellamorte Dellamore (Cemetery Man) gerçekten de üzerine söz söylenmeyecek, sinema işindeki son noktalardan biri. Sürrealizmin yumuşak bir zemininde gezinen bu muhteşem kara komedi, 90’lı yılların en güzel filmlerinden biri. Filmde, Dellamorte’nin zombileri dom dom kurşunu ile, Sezen Aksu’nun “hadi bakalım kolay gelsin, bir acayip ince iş, sen seni bil sen seni, sonra öcüler yer seni” biçimindeki muazzam şarkısı eşliğinde, bir yandan da telefonda arkadaşı Franco ile hayatın inceliklerinden konuşurken vurduğu sahneden bahsederesek, zannederiz ki filmin beyin tokatlayan havası daha net anlaşılacaktır. Bu filmi seven Santa Sangre’yi sever, ayrıca bu filmi bir seveni biz on severiz.




Visitor Q

Yönetmen:Takeshi Miike
Senaryo:Itaru Era
Oyuncular:Kenichi Endo, Shungiku Uchida, Kazushi Watanabe
Yapım Yılı: 2001
Ülke: Japonya


Konu: Japon gençliğinin yoldan çıkması ve toplumsal yozlaşma üzerine haberler yapmış olan, bu konuya takıntılı eski bir haber spikeri ve onun bu takıntı nedeniyle yapısal bozgunla sınadığı ailesine gizemli bir yabancı konuk olur. Biz ona “Misafir Q” deriz. Misafir Q’nun gelişi ile eroin bağımlısı bir anne, anneye fiziksel işkence yapmaktan zevk alan erkek çocukları, fahişe bir kız, fahişe kızıyla para karşılığı yatan babadan oluşan bu “müthiş” aile çok değişecektir.


Korku Filmleri Yorumu: Bu filmi altına koyabilecek uygun bir başlık bulabilmek hiç kolay değil. Aslında bu, sadece bu film için değil, bir çok Takeshi Miike filmini sınırlandırırken karşılaşılan bir olanaksızlık. Bu tür bir gruplandırma bu adamın filmleri için mümkün değil. Bu nedenle de Takeshi Miike filmlerinin bazı ortak özelliklerinden yola çıkarak tamamen bağımsız ayrı bir ana gruplandırma başlığı belirlemek durumunda kaldım. Bu gruba “yapı bozuculuk” adını verdim. Yapı bozuculuk ile kastım nedir? Ana başlıklara baktığımızda kişilik korkusu (personality horror) adlı bir başlık görüyoruz. Henry vb seri katil filmlerinin bazıları görsel sertliklerinden ziyade sergiledikleri kişiliklerin korkunçluğu ile korkuturlar. Yapı bozuculuğu da benzer biçimde düşündüm ama belii bir kişilikle sınırlandırmadan, genel kabul gören toplumsal bir yapının bir antitezinin sergilendiği ve sınandığı filmler için kullanabiliriz. Yapı bozuculuk, en oturmuş görünen ve tartışılmayan toplumsal yapı ve değerleri alaşağı ederek hayal gücünün sınırsızca sınandığı filmleri gruplamak için kullanabileceğim uygun bir başlık olabilir. Peki ama bu türden soyut bir sınama bir korku filmi ortaya çıkarabilir mi?

Aslında yapı bozuculuk yarattığı sınırsızlık ölçüsünde, modern toplumsal yapılarda ve baskın kültürel normlarda dile getirmeye dahi cesaret edilemeyecek alternatif olasılıkları düşündürerek izleyiciyi arasına sıkıştığı güvenli düşünsel kalıpların dışına çıkmaya ve dolayısıyla korkuya götürebilir. Bu grubu bazı Miike filmleri için özel tasarlamadım elbette. Aklıma bazı Luis Bunuel, Haneke, Lynch filmleri de geldi. Ortak özellikleri sürrealizm olabilen bir dizi film. Sürrealizm başlı başına bir korku biçimi değildir, korkuyla sınırlı ve özdeş değildir çünkü. Ama bu tür filmlerin yapmaya çalıştıklarına, amaçlarına baktığımızda, orada toplumsal genel geçer düzenler açısından korkutucu olan hedeflerini görüyoruz. Ki bu da gayet politik bir hedef olan yapı bozumudur. Örneğin Luis Bunuel’in Exterminating Angel filminde, tamamı burjuva konukların yemek sofrasından bir türlü kalkamamaları ve görünmez bir engelle gayet sürreal biçimde engelleniyor olmaları gibi. Visitor Q da benim için bu tür bir “uydurma” grup başlığı altında toparlayabileceğim şimdilik ilk örnek oldu. Bu filmi elbette ki Kişilik Korkusu altında toparayabilmek de mümkün. Ama bu durumda filmin esas korkutma amacından ve büyük resimden uzaklaşılmış olunur. Çünkü burada korkutucu olan ekranda sergilenen karakter değil, yapı bozuculuğu aracılığı ile korkutulan izleyicinin kendi karakteridir ve yapı bozumuna verdiği olumlu tepkidir.

Miike’ın tüm filmlerinde, düşünce ve sergilemedeki sınır tanımazlık bir tür yapı tehditini de beraberinde getirir. Ancak Visitor Q haricindeki tüm filmlerinin odağında izlenebilir bir öykü çizgisi bulunur. Visitor Q’da ise, yapı bozma amacı ve film arasında herhangibir takip edilebilir alternatif öykü çizgisi yok. Bu film salt tehditten oluşmaktadır.

Film, “Hiç babanızla seks yaptınız mı” sorusuyla başlıyor. Sonrasında fahişelik yapan küçük kızın babasıyla seks yaptıkları sahne ile açılıyor. Bir hayli uzun süren bu sahne izleyiciyi büyük bir tuzağın içine çekmeyi amaçlıyor. Ağırlık olarak bakıldığında filmin eşit önemdeki benzer sahneleri bundan çok daha kısadır. Bu sahne uzundur, yavaş akar, nedeni izleyiciyi azdırmak istemesidir. Bu çok garip ve hatta iğrenç gelebilir. Ama şöyle bir durum var: Ekranda baba-kız oldukları idda edilen iki kişi var ve ara sıra baba “bu çok yanlış” dese de sevişiyorlar. İzleyici bunu bir noktaya kadar alır ve bu yanlışlığı olanca sertliği ile hatta mide bulantısı ile kabul eder. Ama bir noktadan sonra ekrandaki görselliğin etkisine girecektir. Ne de olsa bu sadece bir filmdir. Ama tez ortadadır. Teze rağmen bu sekans izleyicinin geçici dikkatini çekmeyi başarabilir. Bu noktada, izleyicinin hissedebileceği karakter korkusu kendi karakterine yönelik olandır. Bir ensest görüntüsünü izlemekten keyif aldığını fark eden izleyici kendinden korkar.

Film sonrasında, “Hiç Annenizi dövmeyi düşündünüz mü?” sorusuyla devam eder ve izleyiciye yönelttiği tehditlerini çeşitlendirir.

Filmde ensest, aile içi şiddet, uyuşturucu kullanımı, zina, fahişelik, hatta nekrofili, olağan ve kabul gören bir sıradanlık ve alenilikte yaşanan olaylardır. Miike ailedeki tüm karakterleri sırayla izleyicinin kullanımına sunar. Birinin takip edilmez aykırılıkta ve agresiflikte sunulduğu noktada bir başka karakter resesif (çekinik) bir formatta sunulur ve izleyicinin pasif dikkatini bir sonraki değiş tokuşa kadar taşır. Her karakter çarpıktır ama bu çarpıklığın anlaşılması izleyici açısından zaman alıcıdır. İzleyici karakterin gerçekten çarpık ve ahlaki açıdan izlenemez olduğunu kavrayıncaya kadar uzunca bir süre sanki öyleymiş gibi karakteri istekle kabul ve takip eder. Her bayrak değişimi izleyici bakışının kendi kendini aldattığı birer andır.

Bu çarpık karakterlerin sıradanlık eksenini oluşturdukları bu yapının bozumu Visitor Q sayesinde olur. Garip bir yabancı birden bire hayatlarına girer, yemek sofralarına tek kelime etmeden oturur. Kimi zaman başlarına taşla vurarak ve izleyicinin vicdanını ve arzusunu yerine getirerek bu çarpıklığa karşı durur. Kimi zaman ise onların oyunlarına katılarak izleyiciye ihanet eden bir karakter de o olur. Filmin sonları geldiğinde, Visitor Q’nun da yardımına koştuğu bu devinimler sayesinde, filmin başlarında çok büyük ölçüde yadırganabilecek gariplikler artık izleyicinin açılan algısı sayesinde rahatça kabul edilebilir hale gelmiştir.

Film, bir öze dönme ve küçülme ritüeli ile son bulur. Tüm aile, çıkış noktaları olan, her şey çarpılmadan önce bir zamanlar bilinçsizlikle var oldukları bir utero huzuruna geri dönerler ve bundan çok da mutludurlar.

Birçok Miike filmi izlemiş olmama rağmen içlerinden en yırtıcı ve en tehditkar olanın bu film olduğunu söylemeliyim. Oldukça sürreal görünmekle birlikte amacının netliği ve politikliği sayesinde, Miike’ın sürrealizmi eksen olarak kullanan birçok filmine göre çok daha net ve anlaşılır bir film. Ama kesinlikle güvenli bir film değil. Bu filmin, yönetmenin en iyi bulduğum iki filmi Audition ve Katil Ichi ile aynı kalitede olduğunu düşünüyorum.

Gökhan Toka