sinister

Yönetmen: Scott Derrickson
Senaryo: Scott Derrickson, C. Robert Cargill
Oyuncular: Ethan Hawke, Juliet Rylance
Yapım Yılı: 2012
Ülke: ABD


Konu: Kariyeri çöküşe geçmiş bir cinayet romanları yazarı olan Ellison Oswalt (Ethan Hawke) ailesiyle birlikte yeni bir eve taşınır. Ellison bu evle ilgili çok önemli bir gerçeği ailesinden gizlemiştir. Bu evde oturan son aile, evin bahçesinde korkunç biçimde öldürülmüş, ailenin küçük kızı ise kaybolmuştur. Son başarılı kitabını 10 yıl önce yazmış olan Ellison bu evde yaşanan cinayetler ile ilgili bir kitap yazmayı ve yeniden başarılı olmayı kafasına takmıştır. Cinayetlerle ilgili araştırma yapmaya başlayan yazar, evin çatı katında Super 8 ile çekilmiş bazı video kayıtları bulur ve bunları izlemeye başlar. Görüntüler katil tarafından kameraya alınmış gibidir. Sadece bu evde işlenen cinayetlerin değil, başka evlerde ve farklı zamanlarda işlenen cinayetlerin de görüntüleri vardır. Polisi aramak yerine tüm cinayetlerin bağlantılı olduğunu düşünür ve araştırmasını derinleştirir. Ancak kendisinin ve ailesinin ne kadar büyük bir tehlikede olduklarını çok geç fark edecektir.

Sinister, kariyeri kötüye giden yazarların neden olabileceği felaketler üzerine en güncel denemelerden bir tanesi. Az biraz düşündüğümüzde Kubrick’den Shining, kendisi de bir yazar olan David Koepp’den Secret Window akla gelen örneklerden bazıları. Hatta o kadar eskilere gitmez isek, sadece 2012 filmlerinden bile Sinister’a benzer temalı iki tane daha sayabiliriz: Edgar Allen Poe civarlı bir film olan Raven (Kuzgun) ve evlerden uzak başka bir Poe civarlaması, Francis Ford Coppola’nın Twixt‘i. Sinister tematik anlamda yenilik getiren bir film değil.

Filmin ne kadar korkutucu veya şok edici olduğu da tartışılır. Tavan arasında bulunan super 8 film görüntülerinde şok edici veya korkutucu görsellikte unsurlar yer almıyor. Filmin orantısal olarak çok büyük bir bölümü de bu sahnelerin izlenmesi ile geçiyor. Bu filmi “Şöyle korkutucu bir film izleyeyim” mottosuyla izlemeye başlarsanız fena halde sıkılabilirsiniz. Bu filmde yönetmen Scott Derickson’un atmosfer yaratma çabasını izleyeceksiniz. Diyebilirim ki Sinister aslında salt bir korku filminden çok bir atmosfer gerilimidir.

Bir korku sineması sevdalısı olarak eğer halen izlemediyseniz mutlaka izlemeniz gereken bir film var: Hellraiser 5 – Inferno. Hellraiser 5, Sinister’ın yönetmeni Scott Derrickson’ın 2000 yılında çektiği ilk uzun metrajı. Hellraiser serisinin bu beşinci filmi sadece videoya çekilmiş ve vizyona girmeyen düşük bütçeli bir çalışma olmasına rağmen, sekiz-dokuz (artık tam sayısı bilinemiyor) filmli Hellraiser serisinin en iyi filmiydi. Derrickson kendi yazdığı Hellraiser 5’de tematik açıdan bir devrim yaratmış ve o zamana kadar fantastik olan temayı kişiselleştirmişti. Derrickson’ın Hellraiser’ının cehennemi ve zebanileri insan ruhunun ta kendisiydi ve bu cehennem insanın içinde bulunuyordu. Hellraiser 5, tıpkı Jacob’s Ladder gibi, bitmeyen bir kabusun filmiydi.

Sinister, tamamen yönetmenin ilk filmi Hellraiser 5’in çizgisinde, bitmeyen bir kabusun anlatısı. Kabus havasını yakalayabilmek için de film son derece kapalı ve dar bir çevrede, adeta evin iki odası ve bir koridorunda geçiyor. Kabus havasını bozabilecek sosyal detay veya diyaloglara filmde kesinlikle yer verilmediğini görüyoruz. Öyle ki, yazar kahramanımız sürekli aynı şeyleri yapıyor, sanki küçük bir kutuya hapsedilmiş küçük bir fare gibi dönüp dolanıyor ve aynı yerde duruyor. Ne ailenin diğer üyelerinin ne de herhangibir başka kahramanın öyküye dahil edilme çabası bulunmuyor. Tüm filmin odağında Ethan Hawke’ın canlandırdığı yazar Ellison var, geri kalan herkes figüran ve tek var oluş amaçları Ellison’un etrafındaki atmosferin oluşumuna katkıda bulunmak. Film ilerledikçe, tıpkı Hellraiser 5’de olduğu gibi, kesintisiz kabus havasının içindeki anlatı, bir noktadan sonra gerçekle gerçek olmayanın birbirine karıştığı bir kıvama geçiyor ve bu geçiş ustaca gerçekleştiriliyor.

sinister_1

Sinister’ın Hellraiser Inferno’ya göre bazı talihsizlikleri de var. Sinister’ın kötü tanrısı Bughuul ve hayalet çocukları, Hellraiser’ın Pinhead’i ve ekibinin dengi değiller. Bughuul inandırıcı veya korkutucu olmaktan uzak, izleyici dikkatini dağıtmayı başaramayan bir figür. Hayalet çocuk imgelerinin ise korkutucu olmaktan çok uzak olduklarını (makyajlarını da beğenmedim) söyleyebilirim. Sinister’ın bir numaralı korku unsuru, geçirdiği bir takım krizler nedeniyle olur olmaz yerlerden olur olmaz biçimlerde çıkan, yazarın küçük oğlu Trevor aslında :) Yani şunu demeye çalışıyorum: Sinister’ın fantastik figürleri, Hellraiser’ın karizmatik ve kameraya oynayan fantastik figürlerinin aksine korkutmuyor veya izleyici dikkatini başka yönlere cezbetmiyorlar. Böyle olunca da filmin geneline hakim kabus havası oldukça durağanlaşıyor ve filmi izlemek zorlaşıyor.

Birkaç sahnesinde kabus çok keskinleşiyor ve genel durağanlığının dışına sivriliyor. Örneğin Ellison’un koltukta arkasından doğan güneşle birlikte uyandığı sahne veya filmin kapanış sahneleri gibi. Bu tarz sahneler yönetmenin gelişmiş estetik zevkinin ipuçlarını taşıyorlar. (Benzer bir sahne: yönetmenin ikinci filmi Exorcism of Emily Rose’daki Emily’nin sisli tarlada yürüdüğü sahne mesela). Biraz monoton olsa da atmosfer geriliminin de film boyunca çok başarılı biçimde kurulduğunu söyleyebilirim. Ama şu var ki, bence Scott Derrickson aslında bir korku yönetmeni değil. Onun yeteneği izleyiciyi korkutmaktan çok, korku duygusunu çözümlemeye çalıştığı içe dönüşlerde parlıyor.




Yönetmen: Harry Bromley Davenport
Senaryo: Harry Bromley Davenport , Michel Parry, Iain Cassie, Robert Smith
Oyuncular: Philip Sayer, Bernice Stegers, Simon Nash
Yapım Yılı: 1983
Ülke: İngiltere


Konu: Bazı mükemmel ötesi korku filmleri nasıl bu kadar az biliniyor, şaşırtıcı doğrusu. 1983 yapımı Xtro’yu örneğin kaç kişi izlemiştir veya biliyordur? Bugün artık 30 yaşında olan, bir dönem ünlü “video nasty” listesine de girmiş, bu kayıp kült filmden kısaca bahsedelim.

Küçük Tony’nin babası 3 yıl önce evlerini terk ederek Tony ve annesini bir başlarına bırakmıştır. Geçen 3 yılda da kendisinden haber alınamamıştır. Ama Tony’nin bu olay hakkındaki yorumu farklıdır. Tony babasının 3 yıl önce uzaylılar tarafından kaçırıldığını idda etmektedir.

Şehir dışındaki ormanlık bir araziye bir uzay gemisi iner ve bir yaratık bırakır. Yaratık birkaç kişiyi öldürdükten ve bir kadını ağzından dölledikten sonra erir. Hamile bırakılan kadının cesedinden Tony’nin babası doğacaktır. Tony’nin babası Sam, Tony’nin ve eski karısı Rachel’in peşlerine düşer. Ailesini bulduğunda şaşırtıcı ve Tony açısından sevinçli bir karşılaşma olur. Ne var ki Tony’nin babası çok değişmiştir. Sam çocuğun yılanının yumurtaları ile beslenmektedir ve bazı zihinsel güçlere sahiptir. Adam uğursuz güçlerini oğluna da aktarır ve ailenin etrafındaki konu komşu tuhaf biçimlerde ölürken, durum evin hanımı Rachel için giderek içinden çıkılmaz bir hal alır.

Xtro çok sıradışı, çok tuhaf bir film. Bilim kurgu-korku’dan, aile korkusuna, deformasyon korkusundan, şeytani çocuk temasına kadar birçok korku türü ve temasının harmanlandığı, son derece sürreal bir iş. Düşük bütçeli bir B film, bir video filmi olmasına rağmen, çekildiği yıla rağmen, plastik efektleriyle de oldukça başarılı ve yenilikçi. Yaratığın kadını ağzından döllediği sahneye kadar düz bir öykü çizgisinde akar gibi görünen ve E.T. ile Alien gibi birbirine zıt filmlerin bir ortalaması olacak gibi ilerleyen film, o noktadan sonra sürreal bir kozmik patlamaya, bir delilik sirkine dönüşüyor. Tony’nin babası Sam’in kadının rahmini parçalayarak kadının içinden çıkışı (Takashi Miike’nin Gozu filmindekine benzer bir doğum sahnesi bu) ile birlikte öykünün tüm tahmin edilebilirliği kayboluyor ve bu yeniden doğumdan sonra kendimizi bir bilinmezde buluyoruz. Bu gerçekten Tony’nin babası mı, öyleyse neden yılan yumurtası yiyor, Tony neden kan işiyor, evin içindeki bu puma ve bu palyaço nereden çıktılar?

Sanki normal bir bilim kurgu korku olması gerekirken bir anda kafası güzel bazı yazarların olaya dahil olması ile birlikte endişe verici bir absürdükler tiyatrosuna dönüşmüş gibi duruyor Xtro. Tıpkı Miike’in Gozu’sunda normal bir yakuza öyküsünün bilinen en garip öykülerden birine dönüşmesi gibi, bu filmde de normal görünen bir bilim kurgu öyküsü, gelmiş geçmiş en anormal, en akılda kalıcı korku filmlerinden birine dönüşüyor. Normal ve ayık bir kafadan böyle bir senaryo çıkması imkansız. 1983 yapımı Xtro şimdiye kadar çekilmiş en acaip, en garip filmlerden biri.

Bu filmin aynı yönetmen tarafından çekilmiş iki devam filmi de var ama onları izlemeye gerek yok. Bu filmin hatrına çalıştımsa da sıkıntıdan sonlarına kadar izlemeyi başaramadığım sıradan filmler.




hellraiser_reveleations

Yönetmen: Victor Garcia
Senaryo: Gary J. Tunnicliffe
Oyuncular: Stephan Smith Collins, Steven Brand, Tracey Fairaway, Nick Eversman
Yapım Yılı: 2011
Ülke: ABD


Konu: Macera peşindeki iki genç arkadaş Meksika’ya giderler. Burada maceranın kralını, öteki boyutun kapısını aralayan meşhur Hellraiser puzzle ını bulurlar. Kübü kurcalayan gençlerden bir daha haber alınamaz. Acılı aileleri gençlerin kaybolmasından bir sene sonra bir araya gelir. Kaybolan gençlerden biri de tesadüf tam bu gece eve geri döner. Peşinde onu avlamaya çalışan Pinhead ve çetesi ile birlikte…

Hellraiser serisinin 9. ve son filmi. Ancak filmi Hellraiser serisinin yaratıcısı Clive Barker “benimle hiçbir ilgisi yok” diyerek reddetmiş durumda. Dahası, önceki 8 filmde Pinhead rolünde izlediğimiz ve bu rolle bütünleşmiş olan Doug Bradley bu filmde yok. Afişinde Pinhead’i tuvalette ıkınıyor gibi gösteren bu film bize göre sadece serinin en kötü filmi değil, yılın da en kötü korku filmi. Başlangıçta el kamerasıyla çekilmiş bir Hellraiser filmi gibi görünen ve bu anlamda ilgi çeken film, sonrasında tüm ilgi çekiciliğini kaybediyor. Diyaloglar ve oyunculuklar tek kelimeyle berbat, film de inanılmaz sıkıcı. Tamamen evde, kapalı ortamda geçen bu kötü filmden biz Dabbe 2 tadı damıttık.




Davetsiz Gelen 2

Yönetmen:Dave Payne
Senaryo:Dave Payne
Oyuncular:Valerie Cruz, Michael Muhney, Robert Pine, Michael Robert Brandon
Yapım Yılı: 2008
Ülke: ABD


Konu: 1978 yılında çöldeki otoyolda şüpheli birini takip eden polis memuru McAllister, bölgede uzun zamandır dehşet saçan bir seri katili kurbanlarını işkence ederek öldürdüğü kulubesinde yakalar. Katil gaz odasına gider ve McAllister şerif olur. 30 yıl sonra McAllister görevdeki son gününde, rozetini bırakacağı oğlu Harris ile çöldeki benzin istasyonunda yemek yerlerken istasyona bir araç yanaşır. Araçtaki soyguncularla McAllister ikilisi arasında çatışma çıkar. Sonunda da ne olur: benzinlik havaya uçmuş cümle alem rahatlamıştır. Hayatta kalanlar yardım gelecek diye beklerlerken, korkunç biçimlerde sapır sapır ölmeye başlarlar. McAllister, olanların 30 yıl önceki olayla bağlantısını kurar.

Korku Filmleri Yorumu: Ülkemizde neredeyse her zaman olduğu gibi alakasız bir isimle (Davetsiz Gelen) gösterilen Reeker serisinin bu ikinci filmi, yine ilk filmi yazıp yöneten Dave Payne imzasını taşıyor. Dead End, Final Destination (Son Durak), Identity (Kimlik) gibi daha eski tarihli yapımların kumaşından dokunmuş Reeker serisinin ikinci filmi birincisine oranla biraz daha eğlenceli. Çok da orijinal sayılamayacak bir fikrin (zaten ölmüş kahramanların ölümden kaçmaya çalışmaları) anlatımı, ilk film daha ciddi olduğu için açıkçası biraz sıkmıştı. Payne buna karşılık bu ikinci filmi eğlenceli bir formda çekmiş. Üstelik ilginç bir de manevra yaparak öyküyü “ecelden kaçılmaz” soyut temasından çıkarıp, doğaüstü seri katil anlatısına da dönüştürmüş. Belki sonraki filmler için bir kötü kahraman yaratmak istemiş, bunu bilmiyoruz ama bu haliyle Payne’in kara ve kötü espri anlayışına daha uygun hale gelmiş. Reeker efektleri ilk filme göre bile daha kötü olmuş, sonuçta bir hayli düşük bütçeli bir yapım. Ama en azından vizyondaki Unborn (Doğmamış) adlı saçmalıkla karşılaştırıldığında düzgün ve izlenebilir, bazen de eğlenceli olabilen bir film.










Mulholland Drive
Yönetmen:David Lynch
Senaryo:David Lynch
Oyuncular:Naomi Watts, Laura Harring, Ann Miller, Dan Hedaya, Justin Theroux
Yapım Yılı: 2001
Ülke: ABD, Fransa


Korku Filmleri Yorumu: David Lynchin gerçek dünyayı sürreal bakış açısından anlatma tekniğinden kimilerine göre yorucu, kimilerine göre kolay çözümlenebilen, yine de üstadın isim yapmış sinemacı kimliğinden dolayı kuşkuyla yorumlanan bir başyapıt. Mulholland Çıkmazı, sıra dışı bir aşk öyküsü mü, bir cinayet kurgulaması mı, bilinçaltına Lynchvari bir dalış mı, yoksa başka bir şeyden mi bahsediyor? Yorumların permütasyonlarına bakılırsa, bir çok izleyici için yorumlamanın sonuç noktası duygular üzerine, ve bu hastalıklı aşk öyküsü ister istemez kafa karıştırıyor. Filmi bir kez izlediğimde elde ettiğim sonuç, kendimce gayet açık bir şekilde hafızamda çerçevelendi ve bu çerçevede gördüğüm şu idi: Hollywood sineması, yada Amerikan sinema sektörü diyelim, bu sinemanın geçmişten günümüze dek kullandığı klişeler, tümü olmasa bile Amerikan sinema sektörünün oluşturduğu tür ve alt türler, çeşitli sembolizelerle anlatılmış, western, korku sineması, aşk hikayeleri, dramalar , suç ve cinayet temalı filmler, mafia filmleri ve bunlar gibi türler, zaman zaman filmin içine serpiştirilen gizemli karakterler yardımı ile, her parçayı tek tek hafızanıza işleyeceğiniz ve ancak filmin sonunda bir bütüne bakabileceğiniz puzzle gibi duruyor. Filmin alt (ve gizli ) teması, akılları karıştıran ( tıpkı Kayıp Otobanda olduğu gibi ) iki farklı bölüm sıralaması ile ( kişiliklerin durum ve konum değişikliği ) her şeyin bir hayalden ( mi ) ibaret olduğu, görünür tema içinde saklanmış, yönetmenin bilerek ve isteyerek yaptığı bir şey bu. Peki alt temada, usul usul fısıldanan ne? Sinema ( siz ister buna Hollywood sineması deyin, isterseniz tüm bir sinema sektörünü parantez içine alın ) bir ilizyondur, hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Sinema, size görmekten yada duymaktan haz duyacağınız şeyleri sunar ve bu ilizyon, perde arkasındaki güçlerin elindedir. Bir yönetmen, senarist yada oyuncu istediği kadar prensipli, özgün yada başarılı olsun, bu hayali dünyaya adım attığı andan itibaren ışıltıların, şatafatın büyüsüne teslim olur, yavaş yavaş benliğinden kopma noktasına gelir ve bu durum başladığı andan itibaren ise tüm kontrol izleyicinin beğenisi ile para kontrolünü eline alan o perde arkası güçler arasındaki bir paylaşıma, alış verişe dönecektir. Lynch, Mullholland Çıkmazı ile bizlere sunulan tür sinemalarının, hatta tüm sinema sektörünün sanatın ötesinde bir amaca hizmet ettiğini, yıldız olma hayali nedeni ile bilincinden kopmaya başlayan bir genç kız kanalı ile onun bu imkansız hayalini , ( başka bir kadın yıldıza olan aşk , burada Rita Hayword göndermesi müthişdi bu arada ) anlatıyor. Ve bu kurguya paralel olarak da, bir çok zorluklarla karşılaşan, istediği oyuncuyu bulmak için bile dayatmalara, baskılara maruz kalan genç bir yönetmen akıllara yoksa bu yönetmen David Lynchin gençliği mi sorusu getiriyor.

Kısaca kendimce yaptığım yorum: Sinema bir ilizyondur, kendinizi bu büyülü dünyadan seçtiğiniz karakter yada kişelere yakın görebilir, reddedebilir yada kabul edebilirsiniz, ancak bu ilizyona katılımınız sadece bir izleyen olarak kalmayabilir, adım atmak isteyebilir, bu adımı atabilirsiniz de, ya sonrası? Lynch bunu anlatmıştır , kendisine özgün sürreal sinema anlatım tekniğininin de yardımı ile.

Melisa Aydın