Delirium

Yönetmen:Renato Polselli
Senaryo:Renato Polselli
Oyuncular:Mickey Hargitay, Rita Calderoni, Raul Lovecchio
Yapım Yılı: 1972
Ülke: İtalya


Konu: Kafadan sakat bir psikolog olan Dr. Herbert Lyutak kadınlara karşı şiddetli duygular beslemektedir. Arabasıyla yoldan kaldırdığı kadınlara sonu cinayetle biten cinsel eziyetler uygulayan adam, bir yandan da bu cinayetlerin sırrını çözmeye çalışan basiretsiz polis ekibine katili bulmaları konusunda destek olmaktadır. Herbert aynı zamanda güzel bir de karısı olan evli bir adamdır. Karısının da en az kendisi kadar sapık olduğunu öğrenmek Herbert’i çok şaşırtacak olmasına rağmen, sapık bir katil olduğunu bile bile bu adamla evli kalabilmeyi asıl sapıklık olarak değerlendiren biz izleyiciler için çok şaşırtıcı değildir. Bir süre sonra Dr. Lyutak şehirde kendisine benzer yöntemlerle cinayet işleyen bir başka katil daha olduğunu fark eder ve bu kez polise gerçekten destek olmaya karar verir.

Korku Filmleri Yorumu: Korku sinemasındaki İtalyan Giallo alt türünün esin kaynağının, çıkış noktasının, Alfred Hitcock’un Psycho (Sapık) filmi olduğu bilinen bir gerçektir. Giallo’da bu anlatı biraz çarpıtılmış, daha görsel-grafik bir hal almış ve polisiye yönü ağırlık kazanmıştır. Whodunnit (Kim Yaptı?) odaklı anlatı Giallo’nun odağına oturur. Giallo türünün temeli psikolojik korku temelli bir eser olan Sapık’a dayanmasına rağmen, bu türde yapılan ürünler daha çok polisiye tarza yakındırlar ve bu anlamda Sapık’dan farklılaşırlar.

Buna karşılık Giallo türünde etiketlenebilen Delirium, polisiye tarzıyla hemen aynı ağırlıkta psikolojik korku – karakter korkusuna da el atıyor ve bu anlamda özel bir film. Açılış sahnesinden itibaren katilin kim olduğu biliniyor ve hatta film Dr. Lyutak’ın kurbanını öldürdüğü sahneyle açılıyor. Belli bir noktaya kadar bir karakter korkusu gibi gelişiyor. Ancak belli bir noktadan sonra (hemen hemen filmin ikinci yarısından başlayarak) Giallo’ya benzemeye başlıyor. İkinci katilin kim olduğu kağıt üzerinde bilinmediği ve filmin geri kalan süresinde araştırıldığı için bu filmin Giallo başlığında ele alınması da bu açıdan doğru. Ancak film Giallo’ya dönüştükten sonra da psikoljik korku anlatısından vaz geçmiyor. Klasik bir Giallo’nun, bu sitede de incelediğim Buio Omega (Beyond Darkness) filmiyle birleştirilmiş bir hali gibi. Ayrıca filmin cinsel istismarcı havası da var.

Tuhaf bir şey ama filmdeki oyunculukların çok kötü olması filmin amacına ulaşmasını kolaylaştırıyor. İkinci katilin kim olduğu senaryo gereği çok belli olmasına rağmen, kötü ve son derece abartılı oyunculuk sayesinde izleyici dikkati hemen dağılıveriyor. Apansız parlamalar, haykırmalar, ağlayıp zırlayıp, kendini yerden yere atmalar, alakasız yerlerde boş boş bakmalar… (Hatta çatıda bir kovalama sahnesi vardı ki ne zamandır böyle gülmemiştim: Polis kazık gibi dururken birden koşmaya karar verir: Koşma, öne eğilen bir kafa ve arkasına montajlanan, iki adet borunun üzerinden hop hop zıplama sahneleri ile aktarılır). Böylece film bir noktasından sonra başlangıçta emin olduğunuz katilin kimliğinden artık emin olamadığınız bir hale bile dönüşüyor. Sonunda da olabilecek en saçma ve abartılı biçimde sona eriyor. Genel olarak bu filmde yaşanan olaylar, bizim Türk kültüründe “rezillik” adını verdiğimiz, aile içinde yaşanan bir takım mahrem olayların abartılı bir formatta uluorta deşifre edilmesi olayının bir benzeridir. Bir adliye önü sahnesi, bir apartman boşluğu bağrış çağrışı, bir ana cadde saç baş yolmasıdır. İtalyanlar psikolojik korku yapalım, karakter korkusu irdeleyelim derken Akdeniz sıcaklığından ödün verememiş ve rezillik çıkarmışlardır. Bu filmden hareketledir ki, belki de Giallo’nun neden “Giallo” olduğu ve sınırlarının psikolojik korkuyu dışarıda bırakacak biçimde neden bu kadar keskin çizildiği daha iyi anlaşılabilir.










Faust: Love of The Damned

Yönetmen:Brian Yuzna
Senaryo:Tim Vigil (çizgi roman), David Quinn (çizgi roman ve senaryo)
Oyuncular:Mark Frost, Andrew Divoff, Isabel Brook, Jeffrey Combs
Yapım Yılı: 2001
Ülke: ABD, İspanya


Konu:Faust’un çizgi roman versiyonunun film uyarlaması. Spawn filminin daha düşük bütçeli bir benzeri gibi görünen bu film, Brian Yuzna stiline uygun olarak aynı anda hem eğlenceli hem de kötü bir film. John Jaspers (ki Faust oluyor), kız arkadaşı mafyamatik adamlar tarafından öldürülünce soluğu intihar etmek üzere köprüde alır. Burada M (Mephisto) kendisine yanaşır ve ruhu karşılığında intikam alabileceğini söyler. M ile bir anlaşma yapan Jaspers, bileklerinden fırlayan, wolwerin benzeri bıçaklarla donanır. Ortamdan ortama akan ve intikamını ziyadesiyle alan Jaspers, artık M’nin kölesi olmuştur. M’nin kendisine verdiği katliam görevlerini yerine getiren Jaspers bir noktada isyan eder ve polislerin kendisini yakalamasına izin verir. Dedektif Dan Margolies (Jeffrey Combs) bu suçlunun gizemini araştırmaktadır. Aynı şekilde güzel bir psikolog olan Jade de Camp (Isabel Brook) da bu adamın derdini anlamaya çalışmaktadır. Jaspers psikoloğa aşık olur. M’nin adamları ise her yerdedir. M, Jaspers’ı polisten teslim alır ve canlı canlı gömer, gömerken de sahip olduğu herşeyin, yeni aşkı Jade de Camp’ın da kendine ait olduğunu söyler. Sen misin bunu söyleyen, Jaspers da yeni, boynuzlu ve pelerinli bir formatta, bir iblis olarak geri döner ve bizzati şeytan M’nin de aralarında olduğu herkese kafa tutar. Yuzna bu filmde şeytanın kendisini bile ayağa düşürmeyi başarmış. Şeytan o denli saçmasapan gündemlerle meşgul olup, o denli çocukla çocuk olup, o denli gerzekçe hedeflerin peşinde koşuyor ki, o kadar olur. Film özel efektleriyle çeşitli ödüller almış, ancak nedense filmin odağındaki Faust’un kostümü ve hareketleri çok ucuz. Normal şartlar altında, bu çizgi roman uyarlamasının aksiyon içermesi gerekir; Yuzna sanırım bir koreograftan destek almamış, aksiyon sahneleri düğünlerdeki halay sahnelerini andırıyor. Atmosfer, ışık, efektler başarılı. Gülmek için iyi bir film.




Vampiros Lesbos

Yönetmen:Jesus Franco
Senaryo:Jaime Chavarri, Jesus Franco
Oyuncular:Ewa Stromberg, Soledad Miranda, Andres Monales (Omar)
Yapım Yılı: 1971
Ülke: Almanya, İspanya


Korku Filmleri Yorumu: Kan Emici Nazi Zombileri adlı muhteşem filmini evvelen yorumlama şerefine nail olduğum büyük üstat Jess Franco’dan bir büyük başyapıt daha. 10 üzerinden tamı tamına iki puan verdiğim söz konusu bedbaht filme yaptığım yorumunun sonunda film hakkında şöyle buyurmuşum: Yeşilçam zombi filmi yapsa bundan daha iyisini yapardı. Hah işte, Sayın Franco bu yakarışımı duyarcasına yeşilçamvari bir vampir filmi çekmiş bu kez ve adeta nazire yapmış. Yiğidi öldürüp hakkını vermek gerek, gerçekten de yeşilçam yapsa bundan daha iyi vampir filmi yapamazdı.

Vampyros Lesbos, adından yine anlaşılabileceği üzere Lezbiyen bir takım vampirlerle ilgili oldukça eblek bir film. Eblekliği nerden kaynaklanıyor diye düşündüm bir müddet; zannedersem başroldeki bayanın eblehliğinden mütevelli. Kendisi tüm açılardan, nerden bakarsanız bakın oldukça yassı görünmekte. Simpson & Simpson adlı ne halt ettiği anlaşılmaz bi firmada tedirgincesine çalışmakta olan Linda Westinghouse adlı ne iş yaptığı belli olmayan bir bayan, bir miras davası ile ilgili olarak Kontes Corody’i (Kont Dracula adlı birinden miras kalmış Corody’e: çok ilginç) bulmak üzere İstanbul’dan te Anadolu’ya gider. Evet evet yanlış duymadınız. Bu bayan, sokaktaki simitçilerin bile mükemmelen almanca konuştukları Istanbul’da ikamet etmektedir. Zaten film, tıpkı Nazi Zombileri’nde olduğu gibi yine cami ve minare görüntüleri ile açılıp, çeşitli İstanbul görüntüleri ile evriliyor. Durum öyle görünüyor ki, sayın Franco filmin büyük bölümünü İstanbul’da çekmiş. Ancak Franco, Nazi zombilerinde olduğunun aksine belgeselci yönüne daha az ağırlık vermiş ve yaratıcı sanatını biz izleklere daha çok bulaştırmaya gayret etmiş. O yüzden her ne kadar cami, minare, yol, sokak, ahali, kent yaşamı vb görüntüleri ayyukta olsa da yine de muhteşem buluşlarıyla donattığı bir anlatı geliştirmeyi de ihmal etmemiş. Camiydi, sultanahmetti diye coşkulu bir pastorellikle açılan film akabinde, aile çay bahçesinde erotik bir lezbiyen show’u pervasızca izleyen kitlenin resmedildiği planlarla devam ediyor. Yalnız sahne ve izleyicilerin bulunduğu mekan arasında zaman ve mekana dayalı herhangibir ilişki söz konusu değil. Jess Franco’nun dehası da zaten olmazı oldurmasından kaynaklı. Daha önceki filmlerinde gece çekimlerini kirli bir lensle gündüz çektiğine şahit olduğum Franco bu filminde de zaman ve mekana dayalı bağımlılıkları adeta yerle bir etmiş ve fizik kanunlarına bile bir sanat adamı olarak meydan okuyabilmeyi başarabilmiş. Yeniden söz konusu aile çay bahçesine dönecek olursak tabloyu şöyle netleştirelim: Linda Westinghouse ve erkek arkadaşı “Omar”, kadrajın odağından kameraya doğru bakmaktadırlar. Çay bahçesinde oturan ve diğer masaları donatmış olan, o bildik sabit Türk bakışlı (“aman gavur yönetmene yamuk yapmayalım, büyük adam, düzgünbakacakmışım o vakit kılımı dahi kıpırdatmam, avrupa duy sesimi, çünkü ben dudaklarımı bile oynatamıyorum şu anda” bakışlı) kavruk adamlar ve kadınlar da aynı eblehlikte çerçeveyi oluşturmuşlardır. (Bu coşkuyla ve görev bilinciyle kameraya bakmakta olan sevgili vatandaşlarım aceba o anda lezbiyen bir erotik show seyrettiklerini biliyorlar mıydı?)Sahnedeki olay ise kimbilir hangi tiyatro sahnesinde, hangi farklı zamanda gerçekleşmektedir belli değil. Yalnız bu filmi izlemeyi başarabilecek azınlık kitle için bu filmdeki en önemli cevher noktaları elbette zaman ve mekan arası bu tür kırılımların estetiği değil; bu tür yöntemleri zaten yeşilçam filmlerinde bolca görmüşlüğümüz var. Filmin benim açımdan en eğlenceli noktası, bu filmde Omar’ı oynamakta olan oyuncunun akıl almaz yeteneksizliğiydi. Bir kadraj dolusu insanın sabit bakışına karşılık, Omarcık felfecir okuyan gözlerle bakmadık yer bırakmıyor: Yönetmen, ışıkçı, sesçi, ayakları, her yere sıradan bakıyor “abi nasılım, oluyor mu” dercesine.

Üçüncü sahnede bayan westinghouse bir rüya görmektedir. Rüyada kullanılan imgeler sırasıyla : kırmızı bir uçurtma, balık ağlarına takılmış bir kelebek, güneş altında kızmış taşlar üzerinde yürümekte olan bir akrep ve camda aktığı görülen birkaç damla kırmızı boyadır. Franco işte bu rüya sekansında sanatının zirvesine bence ziyadesiyle çıkmıştır. Kırmızı uçurtma cazibeyi ve kandırılma isteğini, balık ağlarındaki kelebek beklenmeyen ancak istekle kabul edilen acı ve alıkonuşu, akrep tehlikeyi, kan ise şehvet ve korkuyu simgelemektedir. Ve üstelik tüm bu imgeler inanılmayacak biçimde kadınsıdır. Şu ilk üç sahne zaten filmi yeterince anlatıyor. Filmin geri kalan bölümünü izlemeye gerek var mı açıkçası emin değilim. Çünkü Franco, şu anlattığım rüya sekansını bütün ya da parça olarak filmin yaklaşık yedi-sekiz farklı noktasında, işlerin sarpa sardığı her yerde tekrar tekrar montajda görüntüye veriyor. Sanırım o da bu sekansta sanatının zirvesine çıktığını fark etmiş ve tekrarın doruğuna varmış.

Sonrasında westinghose, psikoloğuna kendisinde bir takım lezbiyen eğilimler bulunduğunu çılatırken görünür, ancak doğrusu psikolog bu ön uyarıları, “aslansın sen – kaplansın sen, bişicik olmaz” nidaları ile duymazdan gelir. Hemen akabinde westinghouse, simpson & simpson’ın istanbul ofisinde, kontes corody’i bulmaya anadolu’ya gitmezden evvel görünür. Ama önce oteline bir uğrar: o otel de tüm klasik yeşilçam filmlerinde olduğu gibi denizin yanı başında yer alan İstanbul Hilton’dan başkası değildir. Anadolu’ya gitmek için küçük bir sandalla eminönünden denize açılan westinghouse, anadoluya vardığında ilkin kapısında nedense “büyükada oteli” yazan, zebercet kılıklı sapık bir işletmeci tarafından işletilen bir otelde sereserpe bir gece geçirir. Sonra yine bir kayıkla “anadolu”‘dan kontes corody’nin dalgaların kırılım şeklinden Akdeniz’de bir yerde olduğunu düşündüğüm dehşet adasına doğru hareket eder. Kontes corody ile karşılaşmaları ise bir çok kırmızı uçurtma, ağa takılı kelebek, ayakları yanan akrep ve kırmızı boyaya gebedir.

Yönetmenin anlatım tekniğinin yeşilçam sinemasının ucuz örneklerinde görülen karakteristik tekniklerden, oyunculukların kötülüğünün kötü filmlerimizdeki kötülükten hiçbir farkı yok. Uzak planlar, ardından gelen zoomlar. Ardı ardına gereksiz benzer planların montajından mütevelli monotonluk, yakın planların çokluğu, filmin master kopyasının üzerindeki boyuna çizikler, sahneler arasındaki “iki dakka bakmazsam her şeyi kaçıracağım” hissi uyandıran akılötesi kurgusal geçiş hızları… Film Türkçe seslendirmeli olsa, hiçbir Allah kulunun “aaa böyle türk filmi mi varmış” demeden bu filmi izleyebileceğini sanmıyorum. Bir de üstelik mekanın civcivli yeşilçam dönemi İstanbulu olması bu hissi engellenemez kılıyor. Ancak kesinlikle, izlemesi birtakım sebeplerden dolayı çok zevkli: Birincisi yukarıda da bahsettiğim üzere: Omar faktörü. Sonra müzikleri de harika! Psychedelic Rock’ın doruğuna varıyoruz. Gerçekten iyi bir iş, bir nostaljik birikim patlaması. Ayrıca DVD kapağının ardındaki acizane reklam cümlesi de tam Homer Simpson’a yönelik: “Bu filmi hemen bugün seyredin yoksa Kontes Corody kanınızı kurutacak!” Bööööö. Açıkçası izleyince de sıkıntıdan kurutuyor, en iyisi bu filmle hiç karşılaşmamış olmak tabi ama benim için artık çok geç.

Gökhan Toka