Yönetmen: Harry Bromley Davenport
Senaryo: Harry Bromley Davenport , Michel Parry, Iain Cassie, Robert Smith
Oyuncular: Philip Sayer, Bernice Stegers, Simon Nash
Yapım Yılı: 1983
Ülke: İngiltere


Konu: Bazı mükemmel ötesi korku filmleri nasıl bu kadar az biliniyor, şaşırtıcı doğrusu. 1983 yapımı Xtro’yu örneğin kaç kişi izlemiştir veya biliyordur? Bugün artık 30 yaşında olan, bir dönem ünlü “video nasty” listesine de girmiş, bu kayıp kült filmden kısaca bahsedelim.

Küçük Tony’nin babası 3 yıl önce evlerini terk ederek Tony ve annesini bir başlarına bırakmıştır. Geçen 3 yılda da kendisinden haber alınamamıştır. Ama Tony’nin bu olay hakkındaki yorumu farklıdır. Tony babasının 3 yıl önce uzaylılar tarafından kaçırıldığını idda etmektedir.

Şehir dışındaki ormanlık bir araziye bir uzay gemisi iner ve bir yaratık bırakır. Yaratık birkaç kişiyi öldürdükten ve bir kadını ağzından dölledikten sonra erir. Hamile bırakılan kadının cesedinden Tony’nin babası doğacaktır. Tony’nin babası Sam, Tony’nin ve eski karısı Rachel’in peşlerine düşer. Ailesini bulduğunda şaşırtıcı ve Tony açısından sevinçli bir karşılaşma olur. Ne var ki Tony’nin babası çok değişmiştir. Sam çocuğun yılanının yumurtaları ile beslenmektedir ve bazı zihinsel güçlere sahiptir. Adam uğursuz güçlerini oğluna da aktarır ve ailenin etrafındaki konu komşu tuhaf biçimlerde ölürken, durum evin hanımı Rachel için giderek içinden çıkılmaz bir hal alır.

Xtro çok sıradışı, çok tuhaf bir film. Bilim kurgu-korku’dan, aile korkusuna, deformasyon korkusundan, şeytani çocuk temasına kadar birçok korku türü ve temasının harmanlandığı, son derece sürreal bir iş. Düşük bütçeli bir B film, bir video filmi olmasına rağmen, çekildiği yıla rağmen, plastik efektleriyle de oldukça başarılı ve yenilikçi. Yaratığın kadını ağzından döllediği sahneye kadar düz bir öykü çizgisinde akar gibi görünen ve E.T. ile Alien gibi birbirine zıt filmlerin bir ortalaması olacak gibi ilerleyen film, o noktadan sonra sürreal bir kozmik patlamaya, bir delilik sirkine dönüşüyor. Tony’nin babası Sam’in kadının rahmini parçalayarak kadının içinden çıkışı (Takashi Miike’nin Gozu filmindekine benzer bir doğum sahnesi bu) ile birlikte öykünün tüm tahmin edilebilirliği kayboluyor ve bu yeniden doğumdan sonra kendimizi bir bilinmezde buluyoruz. Bu gerçekten Tony’nin babası mı, öyleyse neden yılan yumurtası yiyor, Tony neden kan işiyor, evin içindeki bu puma ve bu palyaço nereden çıktılar?

Sanki normal bir bilim kurgu korku olması gerekirken bir anda kafası güzel bazı yazarların olaya dahil olması ile birlikte endişe verici bir absürdükler tiyatrosuna dönüşmüş gibi duruyor Xtro. Tıpkı Miike’in Gozu’sunda normal bir yakuza öyküsünün bilinen en garip öykülerden birine dönüşmesi gibi, bu filmde de normal görünen bir bilim kurgu öyküsü, gelmiş geçmiş en anormal, en akılda kalıcı korku filmlerinden birine dönüşüyor. Normal ve ayık bir kafadan böyle bir senaryo çıkması imkansız. 1983 yapımı Xtro şimdiye kadar çekilmiş en acaip, en garip filmlerden biri.

Bu filmin aynı yönetmen tarafından çekilmiş iki devam filmi de var ama onları izlemeye gerek yok. Bu filmin hatrına çalıştımsa da sıkıntıdan sonlarına kadar izlemeyi başaramadığım sıradan filmler.




La Chiesa

Yönetmen:Michele Soavi
Senaryo:Dario Argento, Michele Soavi, Franco Ferrini
Oyuncular:Tomas Arana, Barbara Cupisti, Asia Argento, Hugh Quarshie, Feodor Chaliapin Jr.
Yapım Yılı: 1989
Ülke: İtalya


Konu: 12. yüzyılda Katolik şovalyeler, şeytana taptıklarından şüphelendikleri bir köy dolusu insanı kılıçtan geçirerek öldürürler. Bütün cesetleri ve can çekişen vücutları kocaman bir çukura atarlar. Rahiplerin tavsiyesi üzerine bu katliamın mezarı üzerine dev bir kilise kurmaya karar verilir. Aradan 700 yıl geçtikten sonra şeytani güçler harekete geçer. Kilisenin kapıları ardında tutsak kalan bir grup insan kendilerini bekleyen korkunç sondan kurtulmak için bu lanetin sırrını çözmeye çalışırlar.

Korku Filmleri Yorumu: Dario Argento’nun öğrencisi Michele Soavi’nin çektiği az sayıda filmden biri. Soavi’nin tüm işleri gibi, yine oldukça başarılı ve dikkate değer bir film. Dario Argento’nun senaryosundan uyarlanan filmde, Argento’nun oyuncu kızı Asia Argento da ilk oyunculuk performanslarından birini gösteriyor.

La Chiesa, yine Dario Argento senaryosundan çekilmiş olan Demons serisi ile benzerlik taşıyor. Başka bir yönetmenin elinde rahatsız edici durabilecek bu benzerlik, Soavi’nin eşsiz vizyonu sayesinde, belki çok klişe bir laf olacak ama, kesinlikle görsel bir şölene dönüşüyor. Soavi’nin filme kattığı vizyon, simgelerin kullanımı, şeytaniliğin ve kötülüğün aklın sınırlarını zorlayıcı izdüşümü muhteşem buluşlar ve özgün bir anlatımı içeriyor.

La Chiesa, Demons ve John Carpenter imzalı “Prince of Darkness / Karanlıklar Prensi” filmleri arasındaki bir pinpon maçının son seti, iki filmin aritmetik bir ortalaması gibi görünse de, Soavi’nin şaşırtıcı ve kışkırtıcı vizyonu ile bu referansları kırıp çok ötelere geçiyor. Deneysel, ancak bu deneyin Dellamore Dellamorte yönetmeni Soavi’nin bir görsel deneyi olduğu düşünüldüğünde bir o kadar izlemeye değer. Soavi ustası Argento’nun elinden çıkmış bu bir parça eksik senaryo yerine daha özgün bir senaryo üzerinde çalışmış olsa, bu film okkültizm ve şeytan anlatısı türünün başyapıtı olabilirdi. Birkaç filmi daha olsa, Argento – Fulci vs bir yana, Soavi bana göre İtalyan korku sinemasındaki gerçek değer olacaktı.










Mulholland Drive
Yönetmen:David Lynch
Senaryo:David Lynch
Oyuncular:Naomi Watts, Laura Harring, Ann Miller, Dan Hedaya, Justin Theroux
Yapım Yılı: 2001
Ülke: ABD, Fransa


Korku Filmleri Yorumu: David Lynchin gerçek dünyayı sürreal bakış açısından anlatma tekniğinden kimilerine göre yorucu, kimilerine göre kolay çözümlenebilen, yine de üstadın isim yapmış sinemacı kimliğinden dolayı kuşkuyla yorumlanan bir başyapıt. Mulholland Çıkmazı, sıra dışı bir aşk öyküsü mü, bir cinayet kurgulaması mı, bilinçaltına Lynchvari bir dalış mı, yoksa başka bir şeyden mi bahsediyor? Yorumların permütasyonlarına bakılırsa, bir çok izleyici için yorumlamanın sonuç noktası duygular üzerine, ve bu hastalıklı aşk öyküsü ister istemez kafa karıştırıyor. Filmi bir kez izlediğimde elde ettiğim sonuç, kendimce gayet açık bir şekilde hafızamda çerçevelendi ve bu çerçevede gördüğüm şu idi: Hollywood sineması, yada Amerikan sinema sektörü diyelim, bu sinemanın geçmişten günümüze dek kullandığı klişeler, tümü olmasa bile Amerikan sinema sektörünün oluşturduğu tür ve alt türler, çeşitli sembolizelerle anlatılmış, western, korku sineması, aşk hikayeleri, dramalar , suç ve cinayet temalı filmler, mafia filmleri ve bunlar gibi türler, zaman zaman filmin içine serpiştirilen gizemli karakterler yardımı ile, her parçayı tek tek hafızanıza işleyeceğiniz ve ancak filmin sonunda bir bütüne bakabileceğiniz puzzle gibi duruyor. Filmin alt (ve gizli ) teması, akılları karıştıran ( tıpkı Kayıp Otobanda olduğu gibi ) iki farklı bölüm sıralaması ile ( kişiliklerin durum ve konum değişikliği ) her şeyin bir hayalden ( mi ) ibaret olduğu, görünür tema içinde saklanmış, yönetmenin bilerek ve isteyerek yaptığı bir şey bu. Peki alt temada, usul usul fısıldanan ne? Sinema ( siz ister buna Hollywood sineması deyin, isterseniz tüm bir sinema sektörünü parantez içine alın ) bir ilizyondur, hiçbir şey göründüğü gibi değildir. Sinema, size görmekten yada duymaktan haz duyacağınız şeyleri sunar ve bu ilizyon, perde arkasındaki güçlerin elindedir. Bir yönetmen, senarist yada oyuncu istediği kadar prensipli, özgün yada başarılı olsun, bu hayali dünyaya adım attığı andan itibaren ışıltıların, şatafatın büyüsüne teslim olur, yavaş yavaş benliğinden kopma noktasına gelir ve bu durum başladığı andan itibaren ise tüm kontrol izleyicinin beğenisi ile para kontrolünü eline alan o perde arkası güçler arasındaki bir paylaşıma, alış verişe dönecektir. Lynch, Mullholland Çıkmazı ile bizlere sunulan tür sinemalarının, hatta tüm sinema sektörünün sanatın ötesinde bir amaca hizmet ettiğini, yıldız olma hayali nedeni ile bilincinden kopmaya başlayan bir genç kız kanalı ile onun bu imkansız hayalini , ( başka bir kadın yıldıza olan aşk , burada Rita Hayword göndermesi müthişdi bu arada ) anlatıyor. Ve bu kurguya paralel olarak da, bir çok zorluklarla karşılaşan, istediği oyuncuyu bulmak için bile dayatmalara, baskılara maruz kalan genç bir yönetmen akıllara yoksa bu yönetmen David Lynchin gençliği mi sorusu getiriyor.

Kısaca kendimce yaptığım yorum: Sinema bir ilizyondur, kendinizi bu büyülü dünyadan seçtiğiniz karakter yada kişelere yakın görebilir, reddedebilir yada kabul edebilirsiniz, ancak bu ilizyona katılımınız sadece bir izleyen olarak kalmayabilir, adım atmak isteyebilir, bu adımı atabilirsiniz de, ya sonrası? Lynch bunu anlatmıştır , kendisine özgün sürreal sinema anlatım tekniğininin de yardımı ile.

Melisa Aydın










Tourist Trap

Yönetmen:David Schmoeller
Senaryo:J. Larry Carroll, David Schmoeller
Oyuncular:Chuck Connors, Jocelyn Jones, Jon Van Ness, Robin Sherwood
Yapım Yılı: 1979
Ülke: ABD


Konu: Gelmiş geçmiş en sinir bozucu filmlerden biri olan Tourist Trap ve yönetmeni David Schmoeller’in James Wan için açık bir esin kaynağı olduğunu düşünüyorum. Dört arkadaş, kısa bir süre önce kaybolan arkadaşlarını aramak için arabalarıyla kırda dolanmaktadırlar. Arabaları arıza yapan gençlerin yolları, gece bastırmadan önce Slausen’in Kayıp Vahası diye tabir edilen bir “Manken Müzesi” ne düşer. Müzeyi işleten iyi huylu nazik bir beyefendi olan Bay Slausen ile tanışırlar. Ev olduğu gibi, çok canlı görünen ve müthiş bir mekanik tasarım sayesinde hareket edip türlü numaralar yapabilen mankenlerle doludur. Bay Sausen yapması gereken bazı işleri olduğu için gençlerin izinlerini isteyerek yanlarından ayrılır ama ayrılmadan önce onları buradan ayrılmamaları konusunda uyarır. Ancak kızlar onu dinlemez ve bir telefon bulabilmek için evin içlerine doğru ilerlerler. Ancak bilmedikleri Bay Sausen’in manken imalatına feci biçimde takılmış manyak bir kardeşinin olduğudur. Manken, kukla, gülen manken, gülen kukla, kahkahalarla gülen manken, kahkahalarla gülen kukla… Film çok sinir bozucu ve sonuna gelinceye dek bunun ne menem birşey olduğunu anlayamayacaksınız. Sürreal bir yanı da olan film özünde bir slasher öyküsü olmakla birlikte, büyü veya hayaletli ev tutkunları için de kaçırılmaması gereken önemli bir B yapımı.




Santa Sangre

Yönetmen:Alejandro Jodorowsky
Senaryo:Alejandro Jodorowsky, Roberto Leoni, Claudio Argento
Oyuncular:Axel Jodorowsky, Adan Jodorowsky, Blanca Guerra, Sabrina Dennison
Yapım Yılı: 1989
Ülke: Meksika, İtalya


Konu: Felix, küçüklüğünde büyük bir travma geçirmiştir ve uzun yıllardır akıl hastanesinde, kendisini bir kuş zannederek mahmure misali yuvada yaşamaktadır. Felix aslında, ailesi ile birlikte gösteriler yaptıkları sirklerinde güzel bir çocukluk geçirmiştir. Ta ki, çapkın bir adam olan babasının annesini sirkteki cambaz bir kadınla aldattığı o geceye kadar. Annesi babasının cinsel organına kezzap atmış, babası da buna karşılık önce annesinin kollarını bıçakla birer kürdan gibi koparmış sonra da intihar etmiştir. Tüm bu olayları kanlı canlı izlemiş olan Felix ise doğal olarak kendisini kuş zannetmektedir. Genç bir deli olan Felix, annesinin yıllar sonra hiçbirşey olmamış gibi ortaya çıkması ve onu akıl hastanesinden çıkarması ile birlikte biraz akıllanır. Felix’in çocukluğundayken de aşırı kıskanç olmanın dışında zaten biraz çatlak bir kadın olan annesi, artık çok daha fazla çatlaktır. Felix’i isteği dışında kendisine partner yapan çılgın anne, onu sahne gösterilerinde kolları olarak kullanır. Çılgın anne, Felix’i yalnızca gösterilerinde el olarak kullanmakla da yetinmez; Felix’i geçmişten kalan bazı hesapları kapatmak ve kanlı cinayetler işlemek için de kullanacaktır. Sürrealizmin zirvesinde hop oturup hop kalkan bu film, başarılı sinematografisi ve birer tablo güzelliğindeki son derece estetik, hayal gibi sahneleri ile dikkat çekiyor. Ortalama bir insanın bilinçaltındaki birçok korkuya, çok farklı, tül gibi hafif bir el atan bu film, ortalama izleyiciye göre değil.